çok yaşa çok var ol
Category:
Düşünme arzu et sade...Bak böcekler de öyle yapıyor
Bu sabah iş yerine geldikten sonra kendimi bilgisayarımın başında bir salyangoz cinsini araştırırken buldum. O anlara kadar muz salyangozu cinsi hakkında hiç bir fikrim ve bilgim yoktu itiraf etmem gerekirse. Muz salyangozu cinsinin 3 türünden özellikle "Ariolimax californicus (Kaliforniya Muz Salyangozu)" olarak adlandırılan türü ilgimi çekti. Animal Planet kanalı açık bir TV ekranının yerine bilgisayarımın ekranında bu sarı yaratığı gördüğüm ilk an "boşver, uzak dur bu aşırı yapışkan salgı bırakarak dolaşan tuhaf hayvandan" dedim. Ama kendime rağmenliğim tuttu ve okumaya devam ettim.
Aslına bakarsanız, zoologların merak etmeyecekleri yönüyle ilgimi çektiğini söyleyebilirim bu salyangozun. Tarantino'nun mutlaka izlediğiniz 1994 yapımı Pulp Fiction adlı filminde, Vincent Vega karakteri ile rol alan Jhon Travolta'nın filmin bir bölümünde üzerine giydiği tshirtün önünde de yer alan bir logo konuya dair araştırma yapmama sebep oldu. Muz salyangozu, (Banana Slug) 1965'de kurulmuş Kaliforniya Santa Cruz Üniversitesi (University of California, Santa Cruz) 'nin maskotu ve sembolü. Bir üniversitenin böyle bir hayvanı kurumsal logosuna ve yıllarca kendisini tanımlayacak bir maskota çevirmesi hiç kolay alınmış bir karar gibi gelmedi bana. Zaten bu seçimi yaparken öğrencilerin çoğunluğu itiraz etmiş. Hayvanın bölgeye öz bir tür oluşu dışında diğer tür ve cinslerine göre üstünlükleri bu kararın alınabilmesinde etkili olmuş. O üniversitede okuyan öğrenciler kendilerine "sizler birer sümüklü böceksiniz" dendiğini düşünmüyorlar muhakkak. Güçlü ve farklı yönleriyle muz salyangozu kadar özel oldukları bakış açısıyla okuyorlar.
Bakış açısını değiştirmek üzerine bir yazı yazmayı planlıyordum. Bakış açısını değiştirmek üzerine okuduğum çok sayıda kitabı, araştırmayı ve deneyimlerimi düşündüm. Kendimi başarılı bulduğum bir konuda yazı yazmanın zorluğu ile durdum.
Öncelikle aklıma gelen cümleler şunlar oldu;
"Tanıdığım tüm insanlar bakış açısını değiştirebilmenin hayatı daha konforlu hale dönüştüreceğini biliyor. İş, bakış açısını değiştirmeye geldiğinde ise çoğu bu çabanın zahmeti karşısında tembel yönünü devreye sokuyor diye hissediyorum."
Bakış açısını değiştirmek üzerine yazmaya başlayacağınız bir yazının bu cümlelerle başlaması önce mantıklı göründü fakat bakış açımı değiştirmem gerektiğine karar verdim ardından. Bakış açımı değiştirebildim mi bilmiyorum ama sonra aşağıdaki gibi yazmaya karar verdim. (Şu an başlıyorum, çünkü daha önce bir yerlere not alarak hazırlık yapmıyorum)
1995 yılının sonrasında olduğunu yeni farkettiğim bir yılda evde yalnızdım ve elime tv kumandasını alıp kanalları dolaşmaya başladım. Bir film kanalında durmaya karar verdim. Trende sohbet eden bir kız ve oğlan vardı filmde. Sohbet ediyorlardı. Aksiyon olmadığından sıkıcı bir filme denk geldiğimi düşündüm ama yeni başladığını farkettiğim için kanalı değiştirmedim. İki genç insanın sohbeti ilgi çekiciydi açıkcası. Bir sahnede Amerikalı genç adam, Fransız kıza, ertesi gün uçağı olduğunu ancak parası olmadığından Viyana'da 14 saat zaman geçireceğini söyleyerek kendisine eşlik etmesinden mutlu olacağını söyledi. Kız bu teklifi kabul etti ve Viyana sokakları, insanları arasında gün doğana kadar geçen saatler boyunca iki insanın yaşama dair bakış açılarını birbirlerine anlattıkları harika diyaloglar dinledim. Bu diyalogların bir film senaryosu olması yaratıcı ve güzeldi ama durağan bir film izliyordum. Viyana sokaklarında ki sahnelerde iki gencin birbirlerine yakınlaşıp sevişeceklerini düşündüm. Sevişme sahnesi en azından filme biraz hareket katabilirdi. Bu olmayacaksa bile birbirlerine sırılsıklam aşık olacaklar ve adamın evlilik teklifi ile son bulacaktı film. Ama saatler bittiğinde sadece ayrıldılar. -Aşk temasının varlığını kabul ediyorum-;)
Film bittiğinde kendime şunu sordum. Neden? Yani bir yönetmen ve ya yapımcı neden böyle bir film çekmiş olabilir. Para kazanmak için çalışan bu insanların, daha hareketli sahneler, korku faktörleri, heyecanlandırıcı anlar eklemeleri gerekmiyor muydu filmlerine? Biçim olarak baktığımda gördüğüm şu oldu; tren yolculuğunda tanışan iki insan sohbet ederken birden birlikte inmeye ve sabaha kadar sadece sohbet ederek vakit geçirmeye karar verirler. Amaç, Amerikalı adamın uçak saati gelene kadar oyalanmak. Gerçek şu ki o an aklıma yeni bir soru geldi ve filmin benim için anlamı değişti. Aynı şeyi yapabilir miyim?
Yeni tanıştığım birisi bana hadi gel 14 saatini benimle geçir, sohbet edip, eğleniriz deseydi...tren yolculuğumu, ertesi günümü umursamadan "evet" der miydim? der miydiniz? Bu teklifi kadın adama, adam kadına, kadın kadına, erkek erkeğe yapabilir. "Evet" dememize engel olan onlarca zihin oyununu aşıp, kendimize rağmen "evet" diyebilir miyiz? Film bunu dert ediyor muydu bilmiyorum ama yönetmenin kesinlikle bu kadar düz, basit, sakin bir film çekmesinin durumun kendisinin sıradışılığı ile çok ilgisi vardı ve bu ilgi son derece özenle yerleştirilmişti akışa.
Bakış açımızı değiştirmediğimiz sürece "evet" diyebileceğimiz ve dediğimiz de hayatımızın fırsatı olabilecek ne kadar çok şeyi kaçırdığımızı biliyor muyuz? Bu kadar büyük sonuçlar sunmayacak olsa bile yaşamımızı daha anlamlı kılmak adına biriktirmemiz gereken "deneyimler"den kaçını yaşayamıyoruz. Böyle bakınca filmin kişisel hayatım için çok değerli bir deneyim olduğuna karar verdim.
Ürün ve/veya hizmetlerin benzerlerinden farklılaşabilmesi, ayırt edilmesini sağlayan "algı"ya marka diyebiliriz. Bu algıyı ses, logo, şekil, harf v.b. unsurlara yüklemekle yetinmek markanın gerçek anlamını zayıflatan bir argüman gibi geliyor kulağa. Markalaşma sürecinin sonunda, satışa sunulan ürün/hizmet tanımlanabilir ve farkedilebilir bir ayrıcılığa sahip olur. Müşteriye seçme şansı bırakmayacak hale gelmek ise her markanın rüyası...
1994' de kurulan Agent Provocateur markasının da elde ettiği başarıyı "seçme şansı bırakmayan marka" noktasında görebiliriz. 2013 sonbahar-kış koleksiyonu tanıtım filmi ile bir kez daha kendini bizlere hatırlatan Agent Provocateur, Kylie Minoque'un 2002 yılında oynadığı ya da "Love me tender" ismiyle 2011 yılında sevgililer günü için Greg Williams imzalı çekilen reklam filmi ile de etkileyici çıkışlara imza atmıştı. Elbette bu iki örnek dışında da çok sayıda başarılı kampanyayla birlikte...
Özellikle tanınmış modeller, yönetmenler, sanatçılar ya da oyuncularla birlikte hareket etmeyi seven marka, başarılı prodüksiyon şirketleri ve ajanslarla çalışarak işini şansa bırakmadığını da kanıtlıyor daima.
Tüm bu başarı hikayesinin arkasında belli başlı isimler yazılabilirse de ben aşağıdaki listeyi vermeyi tercih ediyorum.
Yeni reklam filmi, ilgi çekici senaryosu ve görüntüleri dışında, Penelope Cruz'un ilk yönetmenlik deneyimi olması açısında da merak uyandırıcı. Cruz, senaryosunu da yazdığı film de kendisi gibi ünlülerle çalışma fırsatının yanında diğer oyuncuların tamamını da bizzat kendisi seçmiş. Bir notta şu; kardeşi Monica'yı da hamile olarak bir karede görebileceksiniz. George Orwell'ın 1984 adlı kitabını çok sayıda insanın okuduğunu düşünüyorum. En azından filmini izlemiş olduğunuzu varsayıyorum. 1984, totaliter bir imparatorluğu ve abartılmış görünse de insanlığın bir dönem ulaşabileceği istenmeyecek "son"u anlatır. Detaylıca günümüz devletlerinin yapılanmalarını, planlarını, iletişim tonlarını, toplumların yaşadığı buhranları ve sorunları gözlemlediğimizde imkansız gibi görünmeyen bir "öngörü" oluverir 1984. Alegorik ve distopik türün başarılı bir örneği olarak 1984,1947-1948 yılları arasında yazılmış bir eser olarak "Big Brother (Büyük Birader)" ve "düşünce polisi" gibi günümüz dünyasını tanımlarken de kullandığımız önemli kavramları bize kazandırmıştır.
Bu yazıyı yazmama sebep olan ise benzer bir çabayı More'dan çok yıllar sonra ortaya koyan Jacque Fresco adı. Fresco, 1916 doğumlu. 97 yaşında genç bir adam olarak, hala insanlığın daha sürdürülebilir bir yaşam kalitesine nasıl kavuşabileceği konusunda çalışmalara devam ediyor. Mucit, yazar, toplum mühendisi, endüstriyel tasarımcı gibi ünvanlardan daha çok Venüs Projesi'nin yaratıcısı olarak anılmayı kendisi de daha çok tercih ediyordur muhakkak.
"Venüs projesinin planları, herkes için yeni bir barış ve sürdürülebilirlik çağına doğru yönlendirilmiş, bilimsel imkanlara dayanan daha geniş spektrumlu seçimleri topluma sunar. Kaynak-bazlı ekonominin uygulanışıyla ve birden çok yenilikçi ve çevre dostu teknolojilerin doğrudan sosyal sisteme uygulanışıyla, Venüs projesi tasarıları, suç oranlarını, yoksulluğu, açlığı, evsizliği ve günümüz dünyasında yaygın olan diğer bir çok baskın problemleri, dramatik bir şekilde düşürecektir."
Bu gün ofisin terasında sohbet ederken aklımıza geliveren bir şey oldu. Aslında basit bir soru. Şöyle ki;
Büyük ya da küçük tüm reklam verenler, dünyanın her yerinde 1 yıl süre ile pazarlama iletişimi faaliyetlerini durdururlarsa ne olur?
Elbette offline-online, yazılı-görsel v.b. tüm kullanımlarla birlikte eventler, mağaza içi uygulamalar v.b. işler de dahil. Yani "sıfır" harcama olması durumu tamamen.
National Geographic kanalında izleyeceğiniz bir belgesel olabilirdi bu konu. Daha önce "bir anda tüm insanlar yok olsa ne olurdu" gibi bir versiyon izlemiştik.
Reklam ve pazarlama faaliyetlerine bağlı çalışan medya ve reklam sektörünün hemen etkileneceği kesin bu durumdan. Ancak üzerine düşündükçe işin sadece sektörel bir çöküntüye sebep olmayacağını anlıyorsunuz. Durumun etkileri konusunda onlarca başlık sıralamaya başlıyor insan.
Bizim konuştuklarımızı burada yazmamaya karar verdim. Yönlendirmiş olmak ya da engellemiş olmak istemediğimden.
Eğer zaman ayırmış ve düşünmüşseniz bu yazının altına yorum olarak iletmenizi rica ederim.
Şimdiden teşekkür ederim.
Even The Rain Fragman | sinemalar.com
Bayram tatilinde İstanbul'da olarak, şehrin gerçekten yaşanabilir haliyle baş başa kalanlardanım. Evde ise yapılacak en güzel meşguliyet, film izlemek. Bir dostun tavsiyesi ise seyrettiğim filmin orjinal adı "Even the Rain". Türkçeye "Yağmuru bile" olarak çevrilmiş.
2010 yılı Fransız, İspanyol ve Meksika ortak yapımı film, medeniyetler yatağı Bolivya'da çekilmiş. Film, 2000 yılında bahçelerin şehri diye de anılan Cochabamba'da, su kaynaklarını özelleştirilmesi ve bu süreçte meydana gelen fiyat artışları ile birlikte yerel halkın su sıkıntısının yanında ekonomik olarak yaşadığı dar boğazı ve ortaya çıkan isyanı konu alıyor. Bu isyana tarihte ilk "Su Savaşları" da deniyor. Halkın taleplerinin kabulüyle son bulan bu iç isyanı, 500 yıl önce yaşanan ve Kristof Kolomb'un yerli halka uyguladığı acımasız politikaların etrafında dolaşan bir filmin çekim telaşı arasında izleyebiliyorsunuz. Temel insan hakları mücadelesi olarak görülmesi gereken Kristof Kolomb'un yerli halka karşı yaptırımları ile 20. Yüzyıl'da yaşadığımız sorunlar son derece iç içe ve kıyas edilebilir bir halde sunulmuş.
Filmde isyanın baş aktörlerinden ve aynı zamanda çekilmeye çalışılan film içindeki filmin de önemli oyuncularından birisi olan Daniel karakteri, etkileyici bulduğum oyunculuğu ile bu yazıyı yazmama vesile oldu. Gerçek adı Juan Carlos Aduviri (ek) olan oyuncunun üstlendiği iki farklı karakteri benzer bir ruh hali ile son derece etkileyici oynadığını ilk sahnelerde gözlemleyebildim. Aduviri, Bolivya'nın El Alto bölgesinde yaşayan yerli halktan birisi aslında. Kardeşi 8 yaşında ilk sinema filmi Rambo'ya götürdüğünde hangi mesleği yapacağına karar vermiş. 2006 yılına kadar sinema okulu bulunmayan El Alto'da aktör olmak için ciddi bir mücadele vermiş. Eğitimli ama tecrübesiz bir oyuncu olan Aduviri'nin halkının alkol, uyuşturucu, evsizlik ve çetelerle mücadele içinde olan fakirliğine de bir rol model olma sorumluluğunu üstlenmiş. Kişisel hayat mücadelesi ile olgunlaşan bir oyunculuğu filmde izlemek mümkün. Aduviri, rol yapmadığını, yaşadığı hayatın bir yansımasını izleyiciye sunduğunu apaçık belli ediyor. Bu da farkedilebilir derece de gözlemleniyor.
Bir filmde bile hiç tanımadığınız bir oyuncu, ne kadar profesyonel ve deneyimli olurlarsa olsunlar diğer bütün oyunculardan "en derinden arzulamış olmak" lüksüyle ayrışabiliyor. Kişisel deneyimlerim sonucunda gözlemim ise bunun yalnızca sahnelerde geçerli olmadığı yönünde. Hemen hemen her iş kolunda sürdürülebilir ve çok etkileyici bir başarı varsa arkasında daima "şiddetli arzu"nun olduğuna inanıyorum. Arzu, tutkudan daha farklı olarak, sabırlı, istikrarlı ve odaklı olarak çalışmayı anlatıyor bana.
Etrafınıza şöyle bir bakın ve o arzuyu hissettiğiniz insanları görün. Hikayesini merak etmeyi unutmayın!
Ben öyle yapıyorum.
Bugün çalıştığım kurum Nokta' nın Ankara ofisinde son mesai günüm. Profesyonel olarak Ankara'da geçirdiğim 3 yıl içerisinde neredeyse her hafta İstanbul'a giderek müşterilerimizle bir araya geldim ve Ankara'da konumlanmanın yaratabileceği dezavantajlara rağmen müşterilerimize bu dezavantajın ortaya çıkartabileceği hiç bir olumsuzluğu hissettirmemeye gayret ettim. Nokta' nın bu konuda var olan becerisini kişisel olarak pekiştirdiğime inanıyorum.
İstanbul merkezli bir sektör içerisinde Ankara'dan işleri yürütmenin "önemli deneyimler" anlamına geldiğini biliyorum. Ankara'nın bana öğrettiklerini biraz düşünmeye çalıştım ve şunlar aklıma geldi;
Sidney'deki University of Technology'den Timot Devinney ve ekibinin gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre şirketler, stratejilerini çalışanlara anlatmaya çok zaman harcasa da çalışanların çok azı bunu anlıyor.
9-16 yaş arasında kahramanların dünyayı etkileyebilecek, değiştirebilecek ya da yeni bir dünya yaratabileceklerine inananların bir araya geldiği ve gönüllü katıldığı/desteklediği Bilim Kahramanları Derneği adını bir arkadaşım sayesinde duydum. Duyar duymaz merak ettim ve sonra araştırmaya başladım. Araştırmam çok derinleşmeden de Bilim Kahramanları' ndan bir şekilde bahsetmek istediğimi farkettim. Belki de yıllar sonra bu blogun "yayın" bölümünü açıp yazmaya karar verdim.
Bana bakmanın en kolay yolu arkanı dönmekti daima. Tercih ise hep yan
masaya geçmek oldu. Her nevden damak tadı ile önüne sofra kurmuşken, "gönlü kırılmasınlar"la beni kandırıp, "ikramı zehirdir" dediklerimle geçirmekti zamanı maharet saydığın.
Bir odanın bilgisayarda açılan bir konuşma penceresinin görüntü alanında
sevgi yaşamanın, kocaman bir dünyada yüzyüze yaşamaktan daha kolay
olduğunu dile getirmemiş olmak, söylemediğin anlamı taşımıyordu hiç bir
zaman. Dil dökerken, döktüğüm terden daha tuzlu gözyaşımla eteğinde,
ağlayarakta olsa sessiz kalışların kabullenmek değil miydi
haketmediğimizi.
Yolculuk denen, arada bir çıkılan bavulsuz kaçışların "normali
böyledir"iydi bal kabağına dönüşecekmiş gibi hep tam saatinde yapılan
vedalar. İnkar olur elbette sabah, yüreğini yakalayabilmek için
avuçların havada zıplayarak gelişleri unutmam. Ne vakit ardıma baksam
gördüğüm iki yana salınan avuç içini de yok saymam. "İliklerime kadar
titreten kocaman aşkını hissetmedim ben" dersem eğer, cehennemin
gayyalarında bir ateşten köşk siparişi vermiş olurum kendime.
Hiç bir gerçekten sevdiğim yanıbaşımda değildi ben yavaş yavaş göçerken ahlak diyarından. Hepsine sitemim.
Hastalıkta sağlıkta, yoksullukta zenginlikle yanımda olmayana "Ömrüm" demem de yürektendi, içtendi.
Sabrın taşı beklediğimden cılızdı, kabul ediyorum. Aklımı geri de
bıraktım derken kastettiğim gerçek akılsızlık değildi en başta. Vardığım
"an"da akılsızlık çukurunda
yalnız başınaydım elbette. Çukurdaki çöplük pisletirken içimi, takatim
kalmamışken, salıvermiş olmakla övünecek değilim içimdeki öfkeyi.
Öfkenin tutuşturduğu habis ruhum kirlendikçe kirlendi. Durmadan daha da
çok kirlendi.
Kim içi irinle dolarken farkında olmaz ki. Farkındaydım elbette.
Sözlükte karşılığı olmayan bir tembellikle yaptığım, kirlenmeyi
beklemekti tepeden tırnağa. Yalnızlardan daha yalnız kalana kadar "kirlenen ben", "kirleten ben"e dönüşüvermişti işte.
Beynimde yanardağlar patlamasaydı mağmada ki kor ateşin tetiklemesiyle,
kim bilir kaç yıl geçecekti kendimsiz, çaresiz pislik içinde.
Gözlerimin perdesi indiğinde artık, ne yalnızlık anlamlıydı ne de
sitemkar olmak faydalı. Elimde, ağayımda, dilimde, kulağımda kalmamışsa
bile kir, kirleten benden kaçar olmuştu ardımdan sağa sola salınan el.
Sabah gelişler çelimsiz merhabalara, gidişler vedalaşmadan daha çok
elvedalara dönüştü. Yolculuk dediğim, şehirler arası bavulsuz çabadan,
kıtalar arası bir topyekun savaş anında 4 metrekare bir hücrede
bekleyişe evrildi.
Artık zaman tek çareydi işte. Adına hicivler düzdüğüm zaman, heybetli
bir güreşçi kadar güçlü, matadora koşan bir boğa kadar hırslı giriverdi
hayatıma. Karşı konulamaz bir umut tohumu var olmasaydı beni var eden
aşkın toprağında, mezar toprağını kucaklamak, anamın başımı okşaması
kadar şefkatli gelirdi.
Yine yalnızmışım dediğine göre. İlk kez değil yalnızlığım ama ilk kez
Himayalar'ın soğuk tepesinde tek başımayım. İlk kez dudaklarımdan
dökülen, içimden çıkan sözler, rüzgarla boğuşarak koyboluyor duyulmadan.
Sığındığım bir dal düşmekte olan bedenime omuz versin.
"Ölümsüz ve daima diri Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et.Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter."(Furkan 58)
2009 Aralık - Deneme
Tercüman olan Nazım Hikmet'ten...
Yaratıcılık, sanat ve zeka kavramlarını bir arada görebildiğim bir eserle karşılaştığımda hayret ifadesi ile bakıp kıskançlığa benzer bir üslupla "vay be" diyorum her zaman ve bu eserin arkasında kimin-kimlerin olduğunu araştırmadan duramıyorum. Sanatla ya da sanatçı ile iç içe yaşamıyorsanız bile üzerine emek verilmiş ve çoğunlukla uzun yıllar unutulmamış-unutulmayacak işler sizi mutlaka bulur ve siz onu görür görmez mutlaka hayran kalırsınız.
Alexander Petrov'un eseri ile karşılaştığımda da hayranlık uyandırıcı bir sanatçıyı keşfettiğimi hemen anladım.
Petrov, Rus asıllı bir canlandırma yönetmeni. Sinema-TV bölümünden sonra Rus animatör Yuriy Norshteyn'in öğrencisi oldu. Mermaid isimli kısa film çalışmasının ardından Rusya'nın ilk geniş formatlı kısa filmi olan ve Ernest Hemingway'in ünlü romanı "The Old Man and The Sea" adlı eserinden uyarlanmış eserini hazırladı.
Petrov'u eşsiz kılan ise kısa filmleri için kullandığı teknik. Dünyada çok az sayıda insanın uzmanı olduğu bir tekniğe sahip sanatçı filmi 1997 yılında hazırlamaya başladı. 29.000 farklı karenin bir araya getirilmesi ile oluşan film 1999 yılında tamamlandı. Cam üzerine çizdiği resimleri parmaklarıyla pastel yağlı boya ile boyayan Petrov aynı zamanda her karesi yağlı boya tablosu olan bir şaheser ortaya çıkarmış oldu. Film 2000 yılında Oscar ödülüne layık görüldü. Çok sayıda aldığı ödül arasında bu ödülün kıymetinin Petrov için o kadar da önemli olmadığını söyleyebilirim. Sanatçı 2006 yılında da "My Love" adlı filmi ile Oscar'a aday gösterilmişti.
Petrov'u araştırırken bir reklam sektörü çalışanı olarak ilgimi çeken farklı bir çalışmasına ise Coca Cola'nın resmi internet sitesinde rastladım. 2001 yılında, İsveç asıllı Amerikalı Haddon Sundblom'un Coca Cola için yarattığı Santa Claus'a 1962 farklı kareyi bir araya getirerek bir reklam filmi haline getiren Petrov, United Airlines için "Rose" isimli başka bir çalışmaya da imza atmış. (not : UA'nın animasyon serisi reklam filmlerine ayrıca göz atmanızı tavsiye ederim.)
Petrov'un Oscar ödüllü eşsiz çalışmasını seyretmek için tıklayınız.
Filmin yapım aşamasını seyretmek için tıklayınız.
coca-cola christmas - santa claus | izlesene.com
Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken şöyle demiştim : "60'lı yaşlarımda kızım elimi öptüğünde gerçekten gurur duyduğu bir adam olmak için yaşıyorum."
"Ingenuity and a little elbow grease (and a montage) can turn a problem into a solution." (Yaratıcılık ve biraz el emeği problemleri çözüme dönüştürebilir.)
İnsan iki yoldan birini seçebilir:
İnşa etmek ya da toprağı ekmek.
İnşa etmeyi seçenlerin işi yıllarca sürebilir, ama günün birinde yaptıkları İnşaat biter. O zaman kendilerini kendi ördükleri duvarların içine hapsettiklerini görürler. İnşaat durunca yaşam anlamını yitirir.
Diğerleri ise toprağı ekerler. Fırtınalara, mevsimlerin getirdiği bütün çetin koşullara göğüs gererler ve hemen hemen hiç dinlenmezler. Ama yapının tersine, bahçenin gelişip büyümesi hiç bitmez. Bahçe, bahçıvanın sürekli ilgisini, dikkatini, bakımını gerektirirken bir yandan da yaşamını büyük bir serüvene dönüştürür.
Bahçıvanlar her zaman birbirlerini tanırlar; çünkü her bitkinin tarihçesinde bütün Dünya’nın gelişiminin yattığını bilirler.
Brida S.14 - Prolog / Paulo Coelho
. - Bir kabin anonsu
Southwest'in bir havayolu şirketi olarak pazarlama ve reklam insanlarının dikkatinden kaçmamasının sebebi oldukça başarılı bir şirket olması değil, bu başarıyı yakalamak için şirketin sahip olduğu yaratıcı çözümler ve ürettiği pazarlama taktikleri olsa gerek.
Rollin King ve Herb Kelleher tarafından 15 Mart 1967'de kurulan şirket, Florida eyaletinin hava trafiğinin %20'sini kontrol altında tutuyor ve dünyanın yolcu numarası sayısı baz alındığında en çok yolcu taşıyan havayolu ünvanına sahip.
23 Mayıs 2010 tarihinde Florida'da 7. destinasyon olarak Panama City'e uçuşlarına başlayan Southwest, bu uçuş için hazırladığı Florida One adlı uçağın yapım aşamasını kayda aldı ve açılış öncesi yayınladı.
the making of florida one | izlesene.com
Bu video 22 Nisan tarihinde Youtube'a yüklenmiş ve yalnızca bu videonun izlenme sayısı 1.267.413.
1 - Ekonomik.
Dünya kupası henüz bitmiş ve hala anıları vuvuzelaya rağmen tazeyken futbol topu ile yapılan her şeyin ilgimizi çektiğini tahmin ediyoruz.
Geçtiğimiz hafta sol kaşımın arasında hafif bir şişkinlik oluştu. Bu şişikliği çok doğal karşılayıp sivilce olduğunu varsaydım. Aradan geçen bir kaç günün sonunda ise yüzümün sol tarafında, özellikle sol gözümün etrafında şişikler meydana geldi ve sol kulağımın hemen ardında ve önünde acı hissetmeye başladım. Bugün hafif bir ağrı da hissettiğim için hastaneye gittim ve "Zona (Herpes Zoster)" olduğumu öğrendim. Doktordan hastalık hakkında bilgi aldım ve hastalığı biraz araştırdım.
Blogta bu hastalığı konu ediyor olmamım sebebi ise sol gözümün Muhammed Ali'den bir yumruk almış gibi şişmiş olması değil bu hastalığa Türkiye'de yaşayan insanların yakalanma riskinin %95 oluşunu öğrenmem oldu. Hatta çalıştığım sektörü ya da çok yoğun strese maruz kalmalarına sebep olan işlerle meşgul olan insanları düşündüğümde bu oranın daha da yüksek olduğunu düşünüyorum.
Hastalığın bu kadar yaygın olmasının en temel sebebi su çiçeği. Zona hastalığına sebep olan virüs ile su çiçeği'ne sebep olan virüs aynı. Türkiye'de ise su çiçeği geçirme oranı %95. Küçük yaşlarda geçirdiğimiz bu hastalığın virüsü vücuttan çıkarılamadığı için ilerleyen yaşlarda özellikle strese ve stresi tetikleyen yorgunluk, uykusuzluk ya da yaşlılık, üzüntü gibi tetikleyicilere maruz kalındığında ortaya çıkıyor.
Su çiçeğinin hemen ardından sinir hücrelerinin (Ganglion) köklerine yerleşen virüs yeniden çoğalması için bedenin direncinin düşmesini bekliyor.
Hastalığın belirtileri ise şöyle;
Vücutta orta hattın sağ veya sol tarafında kuşak gibi vücudun tek tarafını saran veya bir hattı izleyen bir alanda gelişen ağrı, iğnelenme, hassasiyet gelişimi ile başlar. Beraberinde hafif ateş ve başağrısı da görülebilir. Genelde 1-3 gün içinde aynı alanda kızarıklık, kabarcık gelişimi meydana gelir. Bölgedeki kabarcıklar birbirine bitişik içi su dolu hale gelirler (vezikül). Zamanla içi irin dolu hale gelebilirler. Kabarcıkların üzeri açıldığında kurur ve üzeri kabukla kaplanır. İlk oluşumlarından itibaren bu kabarcıkların geçiş süresi 2-3 hafta arasındadır. Ancak ağrı daha uzun süre içinde iyileşmektedir. Bazı hastalarda sadece derideki belirtiler veya sadece ağrı gelişimi ile zona geliştiği görülmüştür. (Alıntı)
Hastalığın göz çevresinde meydana gelmesinin en büyük riski virüsün göz içerisine yerleşebilme ihtimali. Bu sebeple kontrollerimi düzenli olarak yaptırmam gerekecek.
Hastalıkla ilgili internette görsel arama yaptığınızda karşınıza çıkacak fotoğraflar benim şu an ki halimle kıyas edilemeyecek kadar kötü ancak müdahele edilmediğinde ortaya çıkacak manzara sanıyorum benzer olacaktır.
Zona'ya yakalanmamak için su çiçeği geçirmemiş olmanız, geçirdiyseniz de hastalığı tetikleyen ve bedenin direncini düşüren tüm erkenlerden uzak durmanız gerekiyor. Yani neredeyse imkansız.
Burada yazdıklarımı elbette ki bir blog içeriği olarak kabul etmeli ve rahatsızlık ile ilgili şüpheleriniz söz konusu ise doktorunuza görünmelisiniz.
Özellikle işiniz gereği şehirler arası ya da ülkeler arası görüşmeler, toplantılar yapıyorsanız Oovoo'yu da denemenizi tavsiye ediyorum. Aynı anda çok sayıda kişinin kamerası ile bağlanabildiği ve arayüzü ile de çekici olan bu program ihtiyaç duyduğunuz çok sayıda konuda çözüm üretmiş.
Benim en çok beğendiğim özellikleri ise şunlar;
-Anında çoklu konferans görüşmeyi görüntülü olarak yapabilirsiniz.
-Toplantı sizin için önemli ise anında kaydedebilirsiniz.
-Toplantı anında muhattaplara masa üstünüzden bir paylaşım (sunum gibi) yapmak istiyorsanız bunu da anında yapabilirsiniz.
-Kontak listenize eklediğiniz bir kişiyi listenizdeki diğer kişilere ya da seçtiğiniz kişilere anında iletebilir ve böylelikle toplantıda bulunması gereken herkese yeni kişiyi ekletebilirsiniz.
Oovoo.com'u ziyaret ederek hemen indirip deneyin derim.

Bir dönme dolaba binmek gibi seninle hayat. Bir havadar kabinin içinde kah gökyüzünden yaşamı izlemek kah yeryüzünde yaşama karışmakla geçiyor zaman.
Bilet gişesine gidip "bir ömür boyu için 2 kişilik bilet" dediğimiz andan bu yana geçirdiğimiz tüm "dönme dolap zamanı" boyunca hep aynı dünyayı seyretmedik. Yazı, kışı, baharları gördük. Ağlayanları, gülenleri, korkanları gördük.
Bazen ağladık, çoğu zamanda güldük. Şaşırdığımız da oldu kendimizle birlikte insanlığa. Katıldığımız da oldu ayrılarak aralarına.
Hiç bitmeyen bir eğlence için doğmuş gibisin.
Benim için gördüğüm her şeyden daha kıymetlisin.
İyi ki doğdun.
© All Rights Reserved. MOTH Theme by : Hosting | Converted into Blogger Templates by Theme Craft