Bu gün ofisin terasında sohbet ederken aklımıza geliveren bir şey oldu. Aslında basit bir soru. Şöyle ki;
Büyük ya da küçük tüm reklam verenler, dünyanın her yerinde 1 yıl süre ile pazarlama iletişimi faaliyetlerini durdururlarsa ne olur?
Elbette offline-online, yazılı-görsel v.b. tüm kullanımlarla birlikte eventler, mağaza içi uygulamalar v.b. işler de dahil. Yani "sıfır" harcama olması durumu tamamen.
National Geographic kanalında izleyeceğiniz bir belgesel olabilirdi bu konu. Daha önce "bir anda tüm insanlar yok olsa ne olurdu" gibi bir versiyon izlemiştik.
Reklam ve pazarlama faaliyetlerine bağlı çalışan medya ve reklam sektörünün hemen etkileneceği kesin bu durumdan. Ancak üzerine düşündükçe işin sadece sektörel bir çöküntüye sebep olmayacağını anlıyorsunuz. Durumun etkileri konusunda onlarca başlık sıralamaya başlıyor insan.
Bizim konuştuklarımızı burada yazmamaya karar verdim. Yönlendirmiş olmak ya da engellemiş olmak istemediğimden.
Eğer zaman ayırmış ve düşünmüşseniz bu yazının altına yorum olarak iletmenizi rica ederim.
Şimdiden teşekkür ederim.
Even The Rain Fragman | sinemalar.com
Bayram tatilinde İstanbul'da olarak, şehrin gerçekten yaşanabilir haliyle baş başa kalanlardanım. Evde ise yapılacak en güzel meşguliyet, film izlemek. Bir dostun tavsiyesi ise seyrettiğim filmin orjinal adı "Even the Rain". Türkçeye "Yağmuru bile" olarak çevrilmiş.
2010 yılı Fransız, İspanyol ve Meksika ortak yapımı film, medeniyetler yatağı Bolivya'da çekilmiş. Film, 2000 yılında bahçelerin şehri diye de anılan Cochabamba'da, su kaynaklarını özelleştirilmesi ve bu süreçte meydana gelen fiyat artışları ile birlikte yerel halkın su sıkıntısının yanında ekonomik olarak yaşadığı dar boğazı ve ortaya çıkan isyanı konu alıyor. Bu isyana tarihte ilk "Su Savaşları" da deniyor. Halkın taleplerinin kabulüyle son bulan bu iç isyanı, 500 yıl önce yaşanan ve Kristof Kolomb'un yerli halka uyguladığı acımasız politikaların etrafında dolaşan bir filmin çekim telaşı arasında izleyebiliyorsunuz. Temel insan hakları mücadelesi olarak görülmesi gereken Kristof Kolomb'un yerli halka karşı yaptırımları ile 20. Yüzyıl'da yaşadığımız sorunlar son derece iç içe ve kıyas edilebilir bir halde sunulmuş.
Filmde isyanın baş aktörlerinden ve aynı zamanda çekilmeye çalışılan film içindeki filmin de önemli oyuncularından birisi olan Daniel karakteri, etkileyici bulduğum oyunculuğu ile bu yazıyı yazmama vesile oldu. Gerçek adı Juan Carlos Aduviri (ek) olan oyuncunun üstlendiği iki farklı karakteri benzer bir ruh hali ile son derece etkileyici oynadığını ilk sahnelerde gözlemleyebildim. Aduviri, Bolivya'nın El Alto bölgesinde yaşayan yerli halktan birisi aslında. Kardeşi 8 yaşında ilk sinema filmi Rambo'ya götürdüğünde hangi mesleği yapacağına karar vermiş. 2006 yılına kadar sinema okulu bulunmayan El Alto'da aktör olmak için ciddi bir mücadele vermiş. Eğitimli ama tecrübesiz bir oyuncu olan Aduviri'nin halkının alkol, uyuşturucu, evsizlik ve çetelerle mücadele içinde olan fakirliğine de bir rol model olma sorumluluğunu üstlenmiş. Kişisel hayat mücadelesi ile olgunlaşan bir oyunculuğu filmde izlemek mümkün. Aduviri, rol yapmadığını, yaşadığı hayatın bir yansımasını izleyiciye sunduğunu apaçık belli ediyor. Bu da farkedilebilir derece de gözlemleniyor.
Bir filmde bile hiç tanımadığınız bir oyuncu, ne kadar profesyonel ve deneyimli olurlarsa olsunlar diğer bütün oyunculardan "en derinden arzulamış olmak" lüksüyle ayrışabiliyor. Kişisel deneyimlerim sonucunda gözlemim ise bunun yalnızca sahnelerde geçerli olmadığı yönünde. Hemen hemen her iş kolunda sürdürülebilir ve çok etkileyici bir başarı varsa arkasında daima "şiddetli arzu"nun olduğuna inanıyorum. Arzu, tutkudan daha farklı olarak, sabırlı, istikrarlı ve odaklı olarak çalışmayı anlatıyor bana.
Etrafınıza şöyle bir bakın ve o arzuyu hissettiğiniz insanları görün. Hikayesini merak etmeyi unutmayın!
Ben öyle yapıyorum.
Bugün çalıştığım kurum Nokta' nın Ankara ofisinde son mesai günüm. Profesyonel olarak Ankara'da geçirdiğim 3 yıl içerisinde neredeyse her hafta İstanbul'a giderek müşterilerimizle bir araya geldim ve Ankara'da konumlanmanın yaratabileceği dezavantajlara rağmen müşterilerimize bu dezavantajın ortaya çıkartabileceği hiç bir olumsuzluğu hissettirmemeye gayret ettim. Nokta' nın bu konuda var olan becerisini kişisel olarak pekiştirdiğime inanıyorum.
İstanbul merkezli bir sektör içerisinde Ankara'dan işleri yürütmenin "önemli deneyimler" anlamına geldiğini biliyorum. Ankara'nın bana öğrettiklerini biraz düşünmeye çalıştım ve şunlar aklıma geldi;
- İşiniz için ihtiyacınız olmayan bilgiden/iletişimden uzak kalıyorsunuz. Bu zorunlu koşul, işinize daha çok konsantre olmanıza imkan sağlıyor.
- Şirket içi organizasyonun verimliliğine zaman ayırabiliyorsunuz ve bu organizasyonun performansını diğer şirket organizasyonları ile kıyas edebilir halde oluyorsunuz.
- İş geliştirme, planlama, strateji ve vizyon-misyon oluşturma gibi işlere daha kaliteli zaman ayırabiliyorsunuz. Çalışanların belirlenen stratejiye bağlılığını artırabilmek için gerekli ortamı yaratabiliyorsunuz.
- Kısmen kişisel rekabetten uzak bir ortamda, egonuzdan uzaklaşarak, kendinizi geliştirmeniz gereken alanları tespit edebiliyor ve bu gelişme alanları için kişisel planlama yapabiliyorsunuz.
- Zihninizi İstanbul'un sosyal-ekonomik şartlarının oluşturduğu olumsuz psikolojiden koruyabiliyorsunuz. Gelecekte atacağınız kişisel ve kurumsal adımlar konusunda dış etkenleri azaltarak düşünme fırsatınız oluyor.
- Pazara olan mesafenin olumlu bir algıya nasıl dönüştürülebileceğini öğreniyorsunuz.
- Müşterilerinizle bir araya gelişiniz için iyi hazırlanabiliyor ve birlikte olduğunuz zamanı en verimli şekilde kullanabiliyorsunuz. Çünkü kısıtlı bir zamanınız ve almanız gereken sonuçlarınız var.
- Sektöre uzaktan bakabiliyor ve hangi konularda avantajlı olunabileceği/fark yaratılabileceği hakkında gözlem yapabilme yeteneğiniz oluşuyor.
- Kişisel kariyeriniz için ihtiyaç duyduğunuz tüm bilgi ve becerinin kalıcı hale gelme ihtimalini artırıyorsunuz. Bu doğuştan gelen yetenekleriniz dahil her anlamda gelişmenizi mümkün kılıyor.
- Profesyonel bir iş hayatı için bana sorarsanız öğrenilmesi gereken en önemli şeylerden birisi olan minimum kişisel tatmine rağmen maksimum verimle işinizi yapabilmek adına motivasyon oluşturabilmeyi öğreniyorsunuz.
Marka, hedef kitle, strateji, pazarlama, yaratıcı fikir, zaman, planlama, iletişim, duygusal bağ, "media first" ve illa ki yaratıcı mecra kullanımı v.b. çok sayıda kavramın konuşulduğu, üzerinde "brain storming"ler yapılan bir sektörün çalışanı olarak, markanın hedef kitle seçmeyip, hedef kitle yarattığı, şaşırtıcı olabildiği, fikrin yaratıcılığı kadar uygulamanın ve planlamanın da doğru yapıldığı, duygusal pazarlama konusunda bir değer ortaya koyan, zaten yaratıcı çalışmaları gözümün önünde tutmayı önemsiyorum. Bu işin onlardan birisi olduğu muhakkak. Eminim izlediğiniz de siz de beğendiniz daha önce. -ya da şimdi.
Ancak bu blog yazısı için farklı nedenlerim de var. Şöyle ki;
Bu bloga yaklaşık 2,5 yıldır içerik girişi yapmıyordum. İş hayatının yoğun temposu, bedensel/zihinsel yorgunluk ve özel hayatın koşuşturması gibi başlıklar altında sürekli kendimi affettiğim bahanelerim oldu.
Çalışma hayatı, hobi olarak gördüğünüz ve aslında işinize önemli miktarda katkı sağlayan zihinsel faaliyetlerden sizi uzaklaştırdıkça gerçek anlamda verimli çalışmak için ihtiyaç duyduğunuz heyecan da azalmaya başlıyor. Bu farkındalığımın bir kaç yıldır içimi kemirdiğini itiraf etmeliyim. Daha fazla kemirmesine izin vermeyecek kadar da akıllı olduğumu kendime kanıtlamak istiyorum. 2013 yılı Temmuz ayında yaşadığım değişimlere, yeniden "bloglama"ya başlamayı da ekliyorum.
Diğer yandan, içinde bulunduğum sektörle ilgili sahip olduğum bilgileri zaman zaman paylaşma fırsatı bulduğum platformlar söz konusu olabilse de kişisel kariyerime de katkı sağladığına emin olduğum, özel ve genel konuşma alanlarında belki de paylaşmadığım deneyimlerimin/tecrübelerimin/fikirlerimin daha önce ki dönemlere nazaran çok daha anlaşılabilir/anlatılabilir ve faydalı bir hale geldiğini biliyorum. Bunları paylaşmanın daima yeni, farklı ve güncel geri dönüş alanları oluşturması ise en çok ilgilendiğim başlık. Bu durumun daha çok kişisel deneyim ve görüş aktarımı konusunda beni teşvik edeceğini varsayıyorum.
Daha hızlı olmanın şart olduğu yeni dünya düzeninde hızın zararlı yan etkilerinden nasıl kurtulabileceğimi de anlamaya çalışıyorum. Dün okuduğum bir makalenin özeti niteliğinde olan "hız için, ölç, motive ol/et ve örnek ol" cümlesi, hızın neleri doğru yapmanızla en faydalı hale getirilebileceğini de anlatıyor. Blog yazma sürecinin bu 3 iyileştirici unsuru sağlayabildiğini düşünüyorum.
Umarım, "okunmak için değil, kendin için yaz" kuralından uzaklaşmadan sürdürebileceğim bir paylaşma dönemine girebilirim.
Göreceğim:)
Marka : Electrolux
Ürün : Electrolux Ergothree
Ajans : tbwahakuhodo Japonya / http://www.tbwahakuhodo.co.jp
Müzik : Bizet - Carmen Overture
Konu : 43dB Ses düzeyini geçmeden Carmen'i çalmayı başarmak
Sidney'deki University of Technology'den Timot Devinney ve ekibinin gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre şirketler, stratejilerini çalışanlara anlatmaya çok zaman harcasa da çalışanların çok azı bunu anlıyor.
Araştırmacılar, Avustralya'nın önde helen 20 şirketinin çalışanlarından,kendilerine sunulan altı seçenekten hangisinin işverenlerinin stratejisi olduğunu belirlemelerini istedi. Çalışanların sadece yüzde 29'u doğru cevap verdi.
İyi Haber : Örneklem olarak kullanılan şirketlerin tamamı yüksek performans sergileyen şirketler. Yani bu durum, çalışanlar uzun vadeli stratejilerden bihaber olsa dahi şirketlerin başarılı olabileceğini gösteriyor. (Kaynak; Skylife, Temmuz 2013, s.72)
9-16 yaş arasında kahramanların dünyayı etkileyebilecek, değiştirebilecek ya da yeni bir dünya yaratabileceklerine inananların bir araya geldiği ve gönüllü katıldığı/desteklediği Bilim Kahramanları Derneği adını bir arkadaşım sayesinde duydum. Duyar duymaz merak ettim ve sonra araştırmaya başladım. Araştırmam çok derinleşmeden de Bilim Kahramanları' ndan bir şekilde bahsetmek istediğimi farkettim. Belki de yıllar sonra bu blogun "yayın" bölümünü açıp yazmaya karar verdim.
Lütfen aşağıda yer alan TedxReset sunumunu izleyiniz ve destek olmak için ne yapmanız gerektiğini düşünmeye başlayın.
not : Bilim Kahramanları Turnuvası, dünyada FIRST® LEGO® Ligi ismiyle 1998'den beri yapılan bir etkinlik. Sadece geçtiğimiz yıl bu etkinliğe dünya genelinde 200.000 çocuk katılmış.
Facebook : https://www.facebook.com/bilimkahramanlari
Youtube : http://www.youtube.com/user/bilimkahramanlari
Twitter : https://twitter.com/BilimKahraman
Bana bakmanın en kolay yolu arkanı dönmekti daima. Tercih ise hep yan
masaya geçmek oldu. Her nevden damak tadı ile önüne sofra kurmuşken, "gönlü kırılmasınlar"la beni kandırıp, "ikramı zehirdir" dediklerimle geçirmekti zamanı maharet saydığın.
Bir odanın bilgisayarda açılan bir konuşma penceresinin görüntü alanında
sevgi yaşamanın, kocaman bir dünyada yüzyüze yaşamaktan daha kolay
olduğunu dile getirmemiş olmak, söylemediğin anlamı taşımıyordu hiç bir
zaman. Dil dökerken, döktüğüm terden daha tuzlu gözyaşımla eteğinde,
ağlayarakta olsa sessiz kalışların kabullenmek değil miydi
haketmediğimizi.
Yolculuk denen, arada bir çıkılan bavulsuz kaçışların "normali
böyledir"iydi bal kabağına dönüşecekmiş gibi hep tam saatinde yapılan
vedalar. İnkar olur elbette sabah, yüreğini yakalayabilmek için
avuçların havada zıplayarak gelişleri unutmam. Ne vakit ardıma baksam
gördüğüm iki yana salınan avuç içini de yok saymam. "İliklerime kadar
titreten kocaman aşkını hissetmedim ben" dersem eğer, cehennemin
gayyalarında bir ateşten köşk siparişi vermiş olurum kendime.
Hiç bir gerçekten sevdiğim yanıbaşımda değildi ben yavaş yavaş göçerken ahlak diyarından. Hepsine sitemim.
Hastalıkta sağlıkta, yoksullukta zenginlikle yanımda olmayana "Ömrüm" demem de yürektendi, içtendi.
Sabrın taşı beklediğimden cılızdı, kabul ediyorum. Aklımı geri de
bıraktım derken kastettiğim gerçek akılsızlık değildi en başta. Vardığım
"an"da akılsızlık çukurunda
yalnız başınaydım elbette. Çukurdaki çöplük pisletirken içimi, takatim
kalmamışken, salıvermiş olmakla övünecek değilim içimdeki öfkeyi.
Öfkenin tutuşturduğu habis ruhum kirlendikçe kirlendi. Durmadan daha da
çok kirlendi.
Kim içi irinle dolarken farkında olmaz ki. Farkındaydım elbette.
Sözlükte karşılığı olmayan bir tembellikle yaptığım, kirlenmeyi
beklemekti tepeden tırnağa. Yalnızlardan daha yalnız kalana kadar "kirlenen ben", "kirleten ben"e dönüşüvermişti işte.
Beynimde yanardağlar patlamasaydı mağmada ki kor ateşin tetiklemesiyle,
kim bilir kaç yıl geçecekti kendimsiz, çaresiz pislik içinde.
Gözlerimin perdesi indiğinde artık, ne yalnızlık anlamlıydı ne de
sitemkar olmak faydalı. Elimde, ağayımda, dilimde, kulağımda kalmamışsa
bile kir, kirleten benden kaçar olmuştu ardımdan sağa sola salınan el.
Sabah gelişler çelimsiz merhabalara, gidişler vedalaşmadan daha çok
elvedalara dönüştü. Yolculuk dediğim, şehirler arası bavulsuz çabadan,
kıtalar arası bir topyekun savaş anında 4 metrekare bir hücrede
bekleyişe evrildi.
Artık zaman tek çareydi işte. Adına hicivler düzdüğüm zaman, heybetli
bir güreşçi kadar güçlü, matadora koşan bir boğa kadar hırslı giriverdi
hayatıma. Karşı konulamaz bir umut tohumu var olmasaydı beni var eden
aşkın toprağında, mezar toprağını kucaklamak, anamın başımı okşaması
kadar şefkatli gelirdi.
Yine yalnızmışım dediğine göre. İlk kez değil yalnızlığım ama ilk kez
Himayalar'ın soğuk tepesinde tek başımayım. İlk kez dudaklarımdan
dökülen, içimden çıkan sözler, rüzgarla boğuşarak koyboluyor duyulmadan.
Sığındığım bir dal düşmekte olan bedenime omuz versin.
"Ölümsüz ve daima diri Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et.Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter."(Furkan 58)
2009 Aralık - Deneme
Tercüman olan Nazım Hikmet'ten...
Sevgilim yalan söylersem sana
Kopsun ve mahrum kalsın dilim
Seni seviyorum demek bahtiyarlığından
Sevgilim yalan yazarsam sana
Kurusun ve mahrum kalsın elim
Okşayabilmek saadetinden seni
Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
Ve göremesinler seni bir daha
Yaratıcılık, sanat ve zeka kavramlarını bir arada görebildiğim bir eserle karşılaştığımda hayret ifadesi ile bakıp kıskançlığa benzer bir üslupla "vay be" diyorum her zaman ve bu eserin arkasında kimin-kimlerin olduğunu araştırmadan duramıyorum. Sanatla ya da sanatçı ile iç içe yaşamıyorsanız bile üzerine emek verilmiş ve çoğunlukla uzun yıllar unutulmamış-unutulmayacak işler sizi mutlaka bulur ve siz onu görür görmez mutlaka hayran kalırsınız.
Alexander Petrov'un eseri ile karşılaştığımda da hayranlık uyandırıcı bir sanatçıyı keşfettiğimi hemen anladım.
Petrov, Rus asıllı bir canlandırma yönetmeni. Sinema-TV bölümünden sonra Rus animatör Yuriy Norshteyn'in öğrencisi oldu. Mermaid isimli kısa film çalışmasının ardından Rusya'nın ilk geniş formatlı kısa filmi olan ve Ernest Hemingway'in ünlü romanı "The Old Man and The Sea" adlı eserinden uyarlanmış eserini hazırladı.
Petrov'u eşsiz kılan ise kısa filmleri için kullandığı teknik. Dünyada çok az sayıda insanın uzmanı olduğu bir tekniğe sahip sanatçı filmi 1997 yılında hazırlamaya başladı. 29.000 farklı karenin bir araya getirilmesi ile oluşan film 1999 yılında tamamlandı. Cam üzerine çizdiği resimleri parmaklarıyla pastel yağlı boya ile boyayan Petrov aynı zamanda her karesi yağlı boya tablosu olan bir şaheser ortaya çıkarmış oldu. Film 2000 yılında Oscar ödülüne layık görüldü. Çok sayıda aldığı ödül arasında bu ödülün kıymetinin Petrov için o kadar da önemli olmadığını söyleyebilirim. Sanatçı 2006 yılında da "My Love" adlı filmi ile Oscar'a aday gösterilmişti.
Petrov'u araştırırken bir reklam sektörü çalışanı olarak ilgimi çeken farklı bir çalışmasına ise Coca Cola'nın resmi internet sitesinde rastladım. 2001 yılında, İsveç asıllı Amerikalı Haddon Sundblom'un Coca Cola için yarattığı Santa Claus'a 1962 farklı kareyi bir araya getirerek bir reklam filmi haline getiren Petrov, United Airlines için "Rose" isimli başka bir çalışmaya da imza atmış. (not : UA'nın animasyon serisi reklam filmlerine ayrıca göz atmanızı tavsiye ederim.)
Petrov'un Oscar ödüllü eşsiz çalışmasını seyretmek için tıklayınız.
Filmin yapım aşamasını seyretmek için tıklayınız.
coca-cola christmas - santa claus | izlesene.com
Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken şöyle demiştim : "60'lı yaşlarımda kızım elimi öptüğünde gerçekten gurur duyduğu bir adam olmak için yaşıyorum."
Farkettim ki tüm yaşamımı 1 Aralık 2004 tarihinde O doğduğundan beri, öyle ya da böyle, şu ya da bu şekilde O'nun varlığından aldığım ilham ile sürdürüyorum ve O'na karşı olan sorumluluğumun hırsı ile ayakta duruyorum.
Her yıl 1 Aralık'ta, kızımın varlığının hayatıma kattıklarını aktarmaya çalıştım. O büyürken ben de O'nunla büyüdüm. Bana öğrettiklerinin O'na öğrettiklerimden daha değerli olduğunu daima bildim.
Bu yıl boyunca çok güzel anılar biriktirdik. Bir kız çocuğunun öğrenim hayatının başladığı ilk güne şahit oldum gururla. "Sınıf başkanı oldum ben baba" derken sesinde kendini ispat etme çabasını hissettim ilk kez. Gülücüklerle dolu hayatında artık harfler, rakamlar ve bir dolu başka bilgi de yer aldı. Tam "büyüyor" diye korkarken ben, minicik ellerini avcuma sevgi dolu yüreği ile birlikte koyup durdu.
"Senin işinde çok ama benim işimde hiç kolay değil valla babacım" derken sesinde ki olgunluğun ardından "bi de seni çok özledim" derken iç geçirişinde ki bebekçe sessizlik saniyeler arası farklı duygular arasında ışınlanıp durmama sebep oldu.
İnsanlara güven veren güçlü bakışları ile üzerine yüklenen "özlemek" çuvalına rağmen taşımak zorunda olduğu hayatı da kaldırmaktaki hüneri beni daima hayrete düşürüp duruyor. Arzu ettiği basitlikte bir yaşamı küçücük dünyasında yaratma yeteneği bana ders oluyor.
Kızım diye demiyorum :)
O, kaldırdığım onca yükten daha fazlasını kaldırabiliyor.
O, sabrettiğim onca çileden çok daha fazlasına karşı sabırla direniyor.
O, eğlendiğimden çok daha fazla eğleniyor.
O, benden çok daha dürüst.
O, benden çok daha akıllı.
O, benden çok daha çalışkan.
O, sorumluluklarına benden çok daha fazla sahip çıkıyor.
O, benden çok daha çocuk.
Ve O, benden çok daha büyük.
İyi ki doğdun canım kızım.


