Google'da yapacağınız basit bir araştırma sonrasında sosyal medya kavramının tanım karşılığının ne olduğunu öğrenmemiz son derece kolay. Hatta konuyla yerli ve yabancı çok sayıda kaynağa, makaleye ulaşarak tanımın algılanışı ile ilgili olarak da çok fazla fikir sahibi olmamız mümkün görünüyor. İngilizce yazarak arama yaptığınızda 206 milyon, türkçe yazarak arama yaptığınızda da 6.2 milyon sonuca ulaşabilirsiniz.
Wikipedia'nın türkçe sayfasında sosyal medya tanımı ilk cümlede "zaman ve mekan sınırlaması olmadan (mobil tabanlı), paylaşımın, tartışmanın esas olduğu bir insanî iletişim şeklidir." olarak ifade edilmiş. Bu tanım diğer yapılmış tüm tanımların ve bu yazının tabanını teşkil ediyor sayılır. Ancak tanım yalnızca soru-cevap-tartışma içeriğinin sosyal medyayı yarattığını ifade ediyor. Buna video, fotoğraf, bilgi, ürün ve hizmet paylaşımının da yapıldığı mecraları da ekleyerek tanımı daha da genişletmek istiyorum.
Bu noktada kendi tanımım şu olacak; Sosyal medya zaman ve mekan sınırlaması olmadan, mobil tabanlı teknolojilerin ve internet teknolojisinin sağladığı imkanlara dayalı, tüm paylaşımların kişiler tarafından yapıldığı ve tüm faydanın kişilere yönelik olduğu ancak aynı zamanda kişilerle birlikte kurumlarında yer aldığı hızlı bir iletişim, hizmet ve pazarlama alanıdır.
Tanım karmaşası içerisinde zaman kaybetmeden, günümüz reklam ve pazarlama dünyasında sosyal medyanın algılanışı, kullanılışı üzerinde durmaya ve sosyal medyanın pazarlama iletişimindeki yerini anlamaya yoğunlaşmayı tercih edeceğim. Ayrıca sosyal medyanın günümüz imkanlarında nasıl kullanılmasının gerektiğine dair fikirlerimi ekleyeceğim. Yazının yalnızca Türkiye'de yapılan uygulamalara dair olduğunu da hatırlatmak isterim.
Sosyal medyanın markalar (aslında markalar için çalışan ajanslar) tarafından keşfedilmesini sağlayan sürecin özellikle ülkemizde yurt dışı kaynaklı başarılı pazarlama uygulamalarının duyulması ve Obama'nın başkanlık seçimlerinde sosyal medyayı kullanması üzerine geniş kitlelerce konunun algılandığının sanılması ile başladığını düşünüyorum. Bu süreç, ajansların o güne kadar internet üzerinde yapılan reklam uygulamaları için ayrılan bütçelerin karşılığının beklenen başarıyı getirmemesi ve yenilikçi olma hırsı ile daha da hızlandı.
Özellikle, Twitter ve Youtube gibi mecraların yurt dışında yapılan başarılı uygulamaların önemli araçları olarak kullanılması ve hemen ardından Facebook'un Türkiye'de çok sayıda kullanıcıya ulaşarak sosyal medya için çok değerli bir mecraya dönüşmesi işleri kolaylaştırdı. Bunlara Friendfeed'in de eklenmesi markaların henüz anlayamadıkları ve ajansların onlar adına yönetilmesi gerektiğini düşündükleri 4 mecranın "sosyal medya" olarak tanımlanmasını sağladı.
Sosyal medya mecralarının özellikle bu 3 (Youtube'u konu dışında tutarak devam edeceğim çünkü Youtube alanında yapılan Türkiye merkezli, özellikli bir çalışma henüz bilmiyorum) araçla sınırlıymış gibi durması konusu yakın geçmişten itibaren de tartışılmaya başlandı. Halbuki gözlerini "yurtdışında neler oluyor"a çevirmiş ajans yöneticilerinin, çalışanlarının ve internet konusunda araştırma yapan danışmanların herkesten önce bu mecraları keşfetmiş ve kullanıcı olarak çok sevmiş olmalarının sorunun cevabı olduğu neredeyse açık.
Tüm bu mecralara kimsenin kayıtsız kalamayacağı bloglarında eklenmesi alanı çok genişletmiş gibi göründü. Blog yazarlarına ise ulaşmak çok zahmetli sayılmıyordu çünkü sosyal medya mecralarını (yukarıda saydığım 3 mecra) öncelikle yazarlar kullanıyor sanılıyordu.
Konu markaları ikna etmeye geldiğinde ise bu çok zor bir iş olarak görülmedi. Çoğunlukla konuya uzak marka yöneticileri yurt dışı başarı öyküleri, abartılmış rakamlar ve beklentilerle birlikte düşük maliyetlerle kolayca ve kibarca ikna edilebiliyorlardı.
Aşağı yukarı bu şekilde ilerleyen sürecin sonunda yapılan kampanyaların başarılı olanları işin sahiplerini memnun etti. Başarılı olarak anılan ancak aslında olması gerektiği kadar başarı getirmemiş olanlar ise sosyal medya kazaları olarak anılmakla kaldılar. Bu noktada "sosyal medyayı kullanacaksın ama herkes gibi değil, bu işin başarılı olması için şu şu şu gerekli" cümleleri ortaya çıkmaya başladı. Sunumlar hazırlandı, araştırmalar farklılaştırıldı ve karara varmaya çalışıldı.
Aslında yapılan uygulamalar şunlardı; Öncelikle yapılacak kampanya ile ilgili bir mikro site yapıldı. Bu mikro siteyi duyurmak için çoğu zaman yapıldığı üzere bir medya planlama ajansı "banner" kampanyası için planlama ve satın alma gerçekleştirdi. İşi yapan digital ajans veya sosyal medya ajansı Facebook, twitter ve friendfeed'de kampanya için hesap açtı. Kampanya iletişimi için bir jnr. çalışan masanın başına geçti ve bu hesapları kullanarak "duyuru" niteliğinde içerikler girmeye başladı. Ayrıca friendfeed'den belirlenmiş olan blog yazarları ile iletişime geçildi. Yazarlar davet edildi, yazı yazmaları rica edildi, ürün gönderebilmek için adresleri istendi v.s.
Mikro site'nin kaç ziyaretçi aldığı, ortalama sitede kalış süreleri, bannerların yayınlandığı alan performansları her zaman olduğu gibi raporlandı. Aynı zamanda sosyal mecralarda girilmiş içeriklere kaç kişinin yorum yazdığı, kaç kişinin "beğen" butonuna tıkladığı ve belirlenmiş az sayıda blog yazarının kaçının davete icabet ettiği, kaçına ürün gönderildiği ve kaçının içerik olarak blogunda konuya yer verdiği raporlanabildi. Eğer alınabildiyse, blog yazarlarının bloglarında yayınladığı içeriklerin ne kadar kişi tarafından görüntülendiği de raporlanabilmiş olabilir.
Bu uygulamanın çeşitlendiğini, geliştirilmiş örneklerin var olduğunu biliyorum. Markalarının mecralarda daha uzun süreli iletişim için konumlanma çabasında olduğunu da görüyorum. Açıkcası son zamanlarda mecra bazlı bazı güzel uygulamaları da seyrediyorum.
Öncelikle kampanya bazlı olduğunu varsaydığım bu kurguda mikro sitenin, sosyal medya mecralarının kullanımının, blogların ve viral video (son dönemlerde popüler olan bu uygulamayı da şimdi dahil edersek) yayılım strajesinin (var mı böyle bir strateji çok emin değilim) birbirinden kopuk, sonuçları tam olarak hesaplanamaz, kişisel çabalarla çok zaman harcanarak yapılan manuel iletişim metotları gerektiren bir modeli ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.
Bu tespitlerin ardından sosyal medya kullanımı konusunda deneyimlerim, gözlemlerim ve araştırmalarım sonucunda "peki nasıl yapılmalı?" sorusunun cevabını bulmaya çalışacağım.
Öncelikle bir mikro site kurusu ile birlikte mikro siteye adapte edilmiş bir kampanya blogu hazırlamak gerekiyor. Bu sayede kampanya kendisine ait bir sosyal medya iletişim aracını da yaratmış oluyor. Bu araç kampanyanın sosyal medya iletişimi adına bir merkez üst olarak konumlandırılmalı. Bu bloga girilecek içerikler anında kampanyaya ait sosyal medya mecralarında ve daha önce seçilmemiş mümkünse ulaşılabilecek tüm blog yazarlarının var olduğu blog uzayında görüntülenebilir olmalıdır. En azından bu uzayda ulaşılabilecek tüm blog yazarlarına ulaşmanın yolları aranmalıdır ki vardır. Bu sayede mikro site üzerinden markanın belirleyeceği ajansı tarafından yönetilecek içerik paylaşma süresi sonunda kaç blogcuya ulaşılacağı minimum değerde projenin başında tespit edilmiş olacaktır. Bu rakamın Türkiye şartlarında bile yüzbinlerle ifade edilmesi mümkün. Bu blog yazarlarının kendileri ile paylaşılmış bu içerikle olan etkileşimini de anında almak mümkün. Hatta daha önce hiç bir yerde rastlamadığınız bir blogun, markanızın kampanyası ile ilgili olarak bir içerik ürettiğinde bundan anında haberdar olmanızda mümkün. Daha da önemlisi yayınlanan içeriğin kaç kişi tarafından görüntülendiğini de anında öğrenmeniz mümkün.
Bu kurguda yapılması planlanan iletişim tek noktadan, tek hareketle otomatik olarak gerçekleşmekte. Aynı zamanda iletişim sonucunda yaratılmış değeri an be an takip etmek ve optimizasyon yaparak başarı olarak hedeflenen değerlere ulaşmakta kolay. En önemlisi, henüz kampanya planlama aşamasında sosyal medya iletişimin hangi araçlarla, ne kadar süre, ne zaman, hangi yoğunlukta, ne tür içeriklerle yapılacağını belirlemek ve bir standart plan oluşturmakta büyük bir avantaj sağlıyor.
Elbette bu aktardığım yapının kurgusu çok fazla da detay içeriyor. Ancak bu detayları yazmak yerine bir kampanya örneğinden sonra aktarmam çok daha uygun görünüyor.
Konsantre Ariel reklamlarında Derya Baykal'ın her gün söylediği gibi. "Karar sizin"
not : Görselleri büyütmek zorunda kalacağınız için üzgünüm.
Imam Baildi - O Pasatempos by nacrugu
Boş sayfalara ne yazılır bilmiyorum. Öğrenmekte istemedim hiç. Kitapları cümlelerle dolduranlara da hayranlıkla bakmadım. İnsanın yazmak için bir hikayeye ihtiyaç duyduğunu da düşünmüyorum. İnsanın yaşamak için ihtiyaç duyduklarını yazmasını da anlamıyorum. Boş kağıtlar boş kalmalı.
Boş kağıt demişken kağıttan uçak yapma sanatı konusunda ki uzmanlığıma da değinmeden geçemeyeceğim. Dünya rekoru 22 saniyenin üzerindeymiş bir kağıttan uçağın havada kalma süresi itibariyle. Ben 10 saniye süre havada kalabilen uçak yapabiliyorum. Sanıyorum bu konuda çok fazla insandan daha iyi olduğumu kanıtlıyordur bu.
Kanıt demişken kanıtlamak istediğim bir başka şey daha aklıma geliverdi birden. Kuşlar kanatları olduğu için değil, uçmak zorunda olduklarını anladıkları için uçarlar. Bu sebeple doğar doğmaz uçabilecekleri halde uçamazlar. Ne zaman ki açlıklarını gidermek için uçmaları gerektiğinin farkına farırlar o zaman uçarlar. Kanatları onlara sadece ihtiyaç duydukları anda yardım edebilir. Ve bir kere uçmayı başardıklarında artık hep uçarlar.
Uçmak demişken aklıma benim ilk uçma deneyimim geldi. "Check in" için sırada beklerken ellerimin ne kadar çok terlediğini ve bu deneyimi daha önce yaşamadığım için yukarıda olma hissinin neye benzeyeceğini tanımlayamadığım o anlar. İçimden sürekli uçmama gerek yok, gideceğim yere karadan da varabilirim diyordum. Ama diğer yandan da bu deneyimi yaşamak için kendimi zorluyordum. Uçacaktım. Ne pahasına olursa olsun uçmalıydım. Uçtum. Kendimle savaşımı kazandım.
Kendimle savaşım demişken başka bir savaş akılma geldi hemen. İnsanın yaşamak için verdiği savaş. Kim bilir kaç cephede sürdürdüğü savaş...Kendi iradesi ve kararı olmadan geldiği dünyada önüne konulanlarla, önünde olması gerekenlere duyduğu arzuyla, önünde olmasını istediklerinin başka diğer insanların önünde olmasıyla yaşadığı dramatik kıskançlıkla, etrafını saran kendisinin istemediği kurallar ve sunulanlarla çelişen iç dünyasıyla, belli belirsiz gördüğü hayallerin gerçek olması için girdiği yolla...Bu savaş için açılan cephe sayısını söylemek çok zor. Aslında kısacık ömrü için bu kadar uzun uzadıya düşünmekten vazgeçerek var olmasıyla olmaması arasında ki tek farkın “ego” su olduğunu bilse insan, kuşandığı ve taşımak zorunda kaldığı onlarca silahı bir kenara atıp rahatlayacak.
Silah demişken aklıma bir filmde gördüğüm keskin nişancı geldi. Kilometrelerce öteden, rüzgarın yön ve hızını da hesaba katarak kimsenin vuramayacağı hedefleri hatasız vurabiliyordu. Ancak bu kadar uzağı keskin nişan alma yeteneği ile gören gözleri hemen yanıbaşında kurulan acemice hazırlanmış tuzakları görememişti. Gördüğü tek şey taa uzaklardı.
Taa uzaklar demişken uzaklarda kalan bir özlemimi hatırladım. Çocukluğumu...Dönüp baktığımda bile göremediğim ardımda bıraktığım kendimi. Unuttuğum ve unutmaktan mutsuz olduğum anne kuzusu zamanlarımı. Hatırlayabildiğim en eski anımın ne olduğunu sordum kendime bu sabah. Babamın beni bir oyuncak dükkanına götürüp dilediğimi alabildiğim bir alışverişi hediye etmesiydi. 4 ya da 5 yaşlarındaydım. Demek ki yaklaşık 26 yıldır yaşıyorum. Hayır 26 değil. “İnsan ne kadar süre yaşadığı ile değil, ne kadar anlamlı süre yaşadığı ile eş değer olarak yaşını ifade etmeli.” sözünü daha bu sabah okudum. İşte şimdi hesaplamak daha da zorlaşıyor yaşımı.
Zor demişken çok daha zor bir şey gördüm yaşarken. Yalnız kalmak...Yalnızlık dünyadaki en acımasız işkence. Bu sebeple mahkumlar için tek başlarına kaldıkları hücreler, zindanlar yaptırılmış yüzyıllarca. İnsanı yalnızlığa mahkum eden insanlar varmış.
Boş kağıt sayfalarından uçak yapıp, uçmayı bilmeyen sayfalara uçmayı öğretmeye çalıştım yıllarca. 10 saniye için bile olsa yeryüzünün üzerinde süzülebiliyorlardı. Uçmaya ihtiyaçları olup olmadığını sormadım. Fırlattığım gökyüzü ile savaşacak tek silahları cılız yapılarıydı. Taa uzaklara gitmeyi isteyebilirlerdi belki ama o kadar uzağı sadece görebilirlerdi gözleri olsa. Ama asla gidemezlerdi. Düştüklerinde yerden almadım. Orada öylece kaldılar. Geriye dönüp baktılar belki. 10 saniyelik ömürlerinde 10 saniyeyi de anlamlı geçirmiş oldukları için 10 saniyelik yaşlarını mutlu geçirdiler.
Yalnız kaldıkları andı asıl onları deli eden.
fotoğraf
Yeni yıl dileklerinin havada uçuştuğu günler yaşıyoruz hepimiz. Tüm bu dileklerin "Allah" a ulaşan dualar olduğunu düşünüyorum ve tüm bu duaların kabul edilmesi en büyük isteğim.
Her birimiz için sıhhatli, mutlu ve huzur dolu bir yıl olmasını temenni ediyorum.
Yaşadığımız her anın "insana layık" olmasını dilerim.
Eylül 2009'da, soğuk bir havada Almanya'nın Dresden kentinde, Sächsische Zeitung binasının çatı katında, A.F.B Media GMBH şirketi dünya rekoru getirecek bir çalışma için hazırlıklarını yapıyordu. Bu iş için soğuk bir havanın seçilmiş olmasının nedeni fotoğraf çekimi için en uygun hava şartının bu olmasıydı.
Dünyanın en geniş fotoğraf görüntüsünü çekmek için yapılan bu hazırlık sonrasında her biri 21,4 megapixel olan 1655 fotoğraf çekimi yapıldı. 172 dakika boyunca Canon 5D Mark II'den alınan görüntüler doğrudan bir bilgisayara aktarıldı. Çekimler sonrasında birleştirme işlemi için 16 çekirdek işlemcili ve 48 GB RAM'a sahip bir bilgisayar kullanıldı.
Tüm çalışmalar sonrası ortaya çıkan görüntünün baskı boyutu 105x35 (297.500 x 87.500 piksel çözünürlük) metreydi. Görüntüler daha sonra internet ortamına da aktarıldı ve ortaya son derece başarılı ve ziyaretçiler için eğlenceli bir çalışma çıkmış oldu.
Bu keyifli çalışmayı ziyaret etmek için lütfen tıklayınız.
Ayrıca 18 Gigapixellik farklı bir görsel eğlenceyi de seyretmenizi tavsiye ederiz.
Browser(tarayıcı, web tarayıcısı): "World Wide Web" üzerinde dökümanların transfer edilip görüntülenmesini sağlayan programlara verilen addır. Diğer anlatımıyla; internet' de milyonlarca bilgisayar üzerindeki birbirine bağlı web sayfalarına ulaşmak için bazı arabirim programlar kullanılır. Bu arabirim programlara Tarayıcı (Browser) denir.
Tarayıcı kelimesinin İngilizce karşılığı olan "browser" kelimesi, internetin çıkmasından önce de mevcuttu ve metin dosyalarında gezinmenizi ve onları okumanızı sağlayan kullanıcı arayüzlerinin tür adıydı. Grafik arayüzlü web tarayıcısının (1993 yılında Mosaic programı ile) ilk defa yaygınlaştığı zamanlarda, "browser" terimi "web"in içeriğini de anlamında barındıryordu. Teknik olarak açıklamak gerekirse, web tarayıcısı, Yardımlı Metin Transfer Protokolü'nü (İngilizcesi "Hypertext Transfer Protocol" - kısaca HTTP) kullanarak, tarayıcı kullanıcısı adına internet üzerinde web sunucularından isteklerde bulunan bir istemci programdır. Ancak "Mosaic" tarayıcı programındaki kullanıcı arayüzü özelliklerinin pekçoğu, ilk yaygınlaşan tarayıcı programı olan "Netscape Navigator"a aktarılmıştır. Daha sonra Microsoft firması "Microsoft Internet Explorer" tarayıcı programını çıkarmıştır.(Alıntı)
İnternetin ve bilgisayar kullanımının yaygınlaşması ile birlikte önemli bir pazara dönüşen "tarayıcı" programları, günümüzde dijital hizmet sunacak olan tüm markaların ve dijitalde ortamda yer almak isteyen her kurum ve kişinin yakından takip ettiği bir konu haline dönüştü.
Tıklayınız
İhtiyaçları daha çok ve kolay bir şekilde karşılayacak arabirim üretmek için birbiriyle yarışa giren üreticiler, arabirimlerini sürekli güncellemeye devam ediyor. Pazarda yerini almak isteyen yeni oyuncular ise yeni arabirimler üretiyorlar.
2002 yılında İnternet Explorer, Netscape ve AOL pazarda yer alan önemli tarayıcıların isimleri. Sürümlerinin tamamını hesaba kattığımızda %81.7 oranıyla en çok kullanılan İnternet Explorer(İE)'ın o yılların en büyük ve önemli tarayıcısı olduğunu söyleyebiliriz. -İE'nin hemen ardından ise %8 kullanım oranıyla Nextcape'in geldiğini ekleyelim-
2003 yılında, kar amacı gütmeyen ve açık kaynak kodlu Mozilla yazılımlarına destek vermek için kurulan vakıf, bu yıldan itibaren istatistiklerin değişmeye başlamasında çok önemli olacaktır. En büyük maddi destekçisini ise tahmin edebilirsiniz; Google.
2003 yılı Şubat ayına geldiğimizde %84,6 ile İE'nın hemen ardından %4 ile Mozilla arabiriminin gelmesi İE'yi çok fazla ürkütmüş değildi. 2003 yılında artık Nextcape ve AOL yerine çok niş bir oyuncu olarak Opera'nın verilerde yerini almaya başladığını da görüyoruz.
2004 yılı sonu (Kasım ayı) ve 2005 yılı boyunca Mozilla ve Mozilla yazılımı Firefox'un rekabette "ben de varım" dediği dönem olarak anılabilir. 2005 Kasım ayında %68,9 (İE)karşısında Mozilla ve Firefox'un %26,4 lük payı bu fikrimi destekliyor rahatlıkla. Mozilla'nın yerini Firefox'un aldığı yılda 2005'ti.
Firefox kullanım oranı sonraki senelerde düzenli bir artış gösterdi. 2008 yılı Eylül ayında Google'un kendi arabirimi Chrome'u servis etmesi, Mozilla Vakfı'nın arkasında bulunan bu büyük güç için önemli kararlardan biri oldu. Karar, Vakıf tarafından hoş karşılanmadı tabii olarak. Mozilla şefi John Lilly, ABD bilgisayar dergisi ComputerWorld'e yaptığı açıklamada şunları söyleyecektir: "Anlamlı ve mükemmel bir ortaklığımız var. Fakat geçen süre zarfında bu ortaklığın olması gerekenden daha karmaşık hale dönüşmediğini söylersem yalan söylemiş olurum. (Alıntı) " Kullanıcılar artık İE, Firefox ya da Opera+Safari arabirimlerinden birisini tercih ediyorlardı büyük çoğunlukla. 2008 Aralık verileri ise şu şekilde oluyordu. %45,7 İE, %44,4 Firefox, %3,6 Chrome ve %6,1 Opera+Safari.
Bu noktada Google'un arabirimi Chrome'un bir oyuncu olarak devreye girmesinin neleri değiştireceğini öngörmeye çalışabiliriz. İE'nin tahtını sallayan Firefox'un çıktığı andan itibaren 15 aylık zaman dilimi içerisinde kullanım oranının 17,1 puan artırdığını görüyoruz. Chrome ise aynı sürede yalnızca 5,4 puan bir artış göstermiş durumda. Ancak Chrome her ay düzenli olarak kullanım oranını arttırmış. Tıpkı Firefox'un ilk çıktığı günlerde olduğu gibi. 2009 yılının tümünde belli bir aralıkta sıkışmış olan Firefox kullanım oranına nazaran Chrome artışını sürekli kılabilmiş durumda.
Microsof'un İE'si ise son sürümü ile 2010 yılında sanıyorum eski tahtını zorlamak için yeni bir çaba içerisinde olacağının sinyallerini veriyor bizlere.
Geldiğimiz noktada 37,7 İE oranına karşılık %47 ile Firefox tahtı ele geçirmiş gibi görünüyor. Gelişen sürede kullanım oranlarının çok çabuk değişebildiğini düşündüğümüzde, 2010 yılında Chrome'un pazarda büyümeye devam edeceğini söyleyebiliriz. Tahminim 2010 boyunca İE kullanım oranının sabit bir aralıkta kalacağı, Firefox'un ve Chrome'un birbirleri ile rekabet edecekleri yönünde.
Tüm bu veriler bize internet şirketlerinin kısa sürede büyük oranlarda büyüyebilen ve küçülebilen yapılarını da ortaya koyuyor gibi. Sizce de öyle değil mi?
Kaynak
Örnek bir sosyal medya kullanımı : Paulo Coelho
Category: Düşüncelerimiz , Yaratıcı İşler , Yenilikler
Paulo Coelho (1947), kitaplarını dikkatle okuduğumuz Latin Amerikalı ünlü bir yazar. Eserlerinin dünya çabında sattığını ve çevrildiği dillerin sayısı itibariyle bile çok değerli olduğunu herkes biliyordur. Simyacı, Zahir, Hac gibi eserleri herkesin hemen "aaa evet" diyerek hatırlayabileceği meşhur eserleridir sanıyorum.
Sadece yazdığı romanları ile değil kişiliği ile takdir edilen ve hayata bakışı ile de çok fazla sevilen bir düşünce insanı O.
"Sosyal Medya"'nın markalar tarafından nasıl kullanılacağı konusunda ajansların, yöneticilerin ve diğer ilgililerin kafa yorduğu günümüzde yerli ve yabancı bir çok tanınmış simada bu yeni pazarlama ve iletişim aracını kullanmayı ihmal etmediler. Ülkemizde de zaman zaman örneklerini gördüğümüz türden yaklaşımlar çoğunlukla kısa süreli ve bekleneni vermeyen nitelikte girişimler olarak kaldılar.
Ünlü yazarın ise yalnızca facebook ve sahibi olduğu blogu yoluyla hayranları ile girdiği karşılıklı iletişimin ne kadar örnek bir iletişim olduğunu ilgiyle takip eden herkes rahatlıkla görebilir.
Paulo Coelho, sık güncellediği blogunda ve facebook hesabında, sıkmayan ve insanların beklentilerini yanıtlayan "feed"leri ile hemen hemen her gün bir kaç kez sevenlerini mutlu etmeyi başarıyor. Bu düzenli ve samimi iletişim O'nunla Facebook üzerinden arkadaş olmuş olan 590,689 kişi, Twitter üzerinde takip eden 218,324 kişi ile her gün kuruluyor. Aynı zamanda oldukça başarılı bir web sitesi ve düzenli olarak güncellediği, hatta "yenilikçi" sayılabilecek yaklaşımları ile de sevenlerini şaşırttığı değerli platformlar.
Bir ay önce facebook ve blog iletişimi ile tüm hayranlarına bir kaç soru sordu. Ve bu soruları blogunda ki "yorum" bölümünden yanıtlayan bir kişiyi geleneksel olarak her yıl düzenlediği yeni yıl partisine davet edeceğini ilan etti. Yakın zaman önce html kodları ile birlikte insanların birbirlerine göndermeleri için kendi sözlerinin yazılı olduğu eloktronik kartlar hazırladı.
Bu gün bloguna girdiği ve facebook'a düşen bir iletisinde ise Ocak ayının ilk haftasında yayından kalkacak bir sayfada hiç basılmayacak bir kitabını online olarak ve 5 ayrı dilde hayranlarına ikram etti. Blogunda konuyla ilgili olarak kendisine sorduğu soruların yanıtları bile hayran kitlerinin ona daha çok bağlanmasını sağlayabilecek değerleri içeriyor.
Kısacası Paulo Coelho sosyal medyayı nasıl kullandığı dikkatle takip edilmesi gereken önemli bir kişi.
Tavsiyelerimizle...
Yazarın facebook hesabı, twitter hesabı, blogu, resmi web sitesi ve flickr albümü.
Online kitabı indirmek ve ilgili yazıyı okumak için tıklayınız.
Üretilmiş teknolojik ürünlerin çoğunun bir insan tarafından yapılamayacak çözümleri ürettiğini ve bunun hepimizin doğrudan hayatını kolaylaştırdığını biliyoruz hepimiz. Bunu daha da hissedilebilir kılmak adına ortaya konmuş bir proje Hi. Eğer bilgisayarınızın yaptığı bazı işlemler, sizin komutlarınız ile bir insan tarafından gerçekleştiriliyor olsaydı nasıl bir görüntü ortaya çıkabilirdi dersiniz.
Multitouch Barcelona, Mayıs 2009'da sunduğu bu videoda bilgisayarınızı canlı bir varlık olarak hayal edebilmenizi de amaçlamış aynı zamanda. Bu yaratıcı "portre" çalışması insanın kullandığı teknoloji ile arasındaki iletişimi de sorgulatıyor şüphesiz.
Concept, design and high-tech by multitouch-barcelona.com
Music: wake up, wake up by lullatone.com
Filmed at hangar.org
Flickr set

Usul usul yaklaşıyordum. Ayaklarım kulaklarımı serinleten esintiye doğru gittiğini biliyordu bir şekilde. Yavaş yavaş bana doğru gelen rüzgarın sesini duyuyor gibiydim yürürken. Sakin sakin beklemeye karar verip durdum. İlerlemek yürümekten daha zor değildi halbuki. Derin derin nefes alışımı duydum. Sessizliği delen içimdeki kalabalığın çığlıkları ile doldum. Elimi uzatıp yakaladığım rüzgarın eli beni sürüklemeye başladığında ben çoktan kaybolmuştum.
Yazgıların arzularımla şekillenmediğini öğrenene kadar naz yapıyordum. Beklemenin kaybolmak için açılmış tuzak kuyuları ile dolu bir yolda koşmak olduğunu bilmiyordum. Düşüncelerimden kurtulmaya çalışmadım. Onların beni ikna etmeye çalıştığı şey, yıllardır hayalini kurduğum kendimden beni çalmaktı sadece, hissediyordum.
Bir adama aşık olmuş masum bir kadın gibi uzatılacak bir el bekledim, el uzatmak yerine.
Kayboluşumu seyredebileceğim bir ayna gibiydin. Kayboldum.
-Kızım nasılsın?
-İyiyim babacım sen nasılsın?
-Ben de iyiyim kızım. Doğum günün kutlu olsun bitanem.
-Teşekkür ederim babacım.
-Ne yapacaksın bugün bakalım?
-Arkadaşlarım gelecek, onlarla oyun oynacağım veee yastık savaşı yapacağız.
-Aaa harika gerçekten. Peki mutlusun?
-Çok çok çok mutluyum babacım, çünküü Perşembe günü yanına geleceğim. Anneme sordum, 2 gün kalmış.
-Evet bitanem. Ben de çok mutluyum. geldiğinde bizde birlikte kutlayacağız.
(Bugün Hande Betül'le yaptığım telefon konuşmasından)
Kızım 5. yaşını bitirdi bugün.
Bu yıl uzun uzun cümleler yazmayacağım. Duygularımı, özlemimi, O'na olan sevgimi anlatmam için kelimelerin yetmeyeceğini biliyorum çünkü.
Allah sağlıklı, güzel, huzurlu bir yaşamı O'na sunabilmem için bana güç, sabır, umut ve azim versin.
Seni çok seviyorum güzel kızım.
Kısa filmler çoğu zaman uzun uzun çekilmiş filmlerden çok daha fazla duygu yükleyebiliyor insana. Yunan yönetmen Constantin Pilavios'un 2007' de yönettiği ve 30. Yunanistan Kısa Film Festivali'nde gösterilen bu film, bir baba ile oğlun arasında geçen kısa diyalog yolu ile ne kadar çok şey anlatıyor bizlere.
Seyretmekle yetinmek istemeyenler için hikaye şöyle;
Baba ve oğul evlerinin bahçesinde bir bankta oturuyorlardı. Oturdukları bankın karşısındaki bitkinin dalına bir serçe kondu. Baba gazete okuyan oğluna, “bu nedir?” diye sordu. Oğlu “bu bir serçe” diyerek cevap verdi ve gazetesini okumaya devam etti. Babası hala aynı yerde duran serçeye bakarak tekrar “bu nedir?” diye sordu. Oğlu, “baba sana söyledim ya bu bir serçe” dedi. Kuş hareketlendi ve uçarak yakınlarındaki çimlerin arasında bir yere kondu. Babası yer değiştiren kuşa bakarak oğluna tekrar “bu nedir?” diye sordu. Oğlu sinirli bir halde “serçe baba, bu bir serçe, ser-çe” dedi. Oğlunun sinirlendiğini gören baba tekrar “bu nedir?” dedi. Oğlu bağırarak “Bunu neden yapıyorsun? Sana kaç defa söyledim; bu bir serçe. Anlamadın mı?” diye çok sinirli bir şekilde cevap verdi. Buna üzülen babası yerinden kalkarak eve doğru yöneldi. Oğlu ardından “nereye gidiyorsun?” diye sordu. Babası eliyle oğluna oturup beklemesini işaret etti. Oğlu elindeki gazeteyi yere atmış üzgün bir şekilde bankta oturuyordu. Babası kısa bir süre sonra elinde bir defter ile geri dönerek yanına oturdu ve defteri ona uzatarak gösterdiği yeri okumasını işaret etti. “Sesli oku” dedi. Oğlu defterde yazanları okumaya başladı. “Bugün küçük oğlumla parktaki bankta otururken bir serçe geldi ve önümüze kondu. Oğlum bana 21 kez “bu nedir?” diye sordu. 21 kez sorduğunda da ne olduğunu cevapladım. “Bu bir serçe” dedim. Her seferinde aynı soruyu sorduğunda ben de ona her seferinde sarılarak cevap verdim. Tekrar ve tekrar… Hiç sinirlenmeden, usanmadan ve severek cevapladım küçük oğlumun sorusunu…”