Alexander Petrov

Category: ,

Yaratıcılık, sanat ve zeka kavramlarını bir arada görebildiğim bir eserle karşılaştığımda hayret ifadesi ile bakıp kıskançlığa benzer bir üslupla "vay be" diyorum her zaman ve bu eserin arkasında kimin-kimlerin olduğunu araştırmadan duramıyorum. Sanatla ya da sanatçı ile iç içe yaşamıyorsanız bile üzerine emek verilmiş ve çoğunlukla uzun yıllar unutulmamış-unutulmayacak işler sizi mutlaka bulur ve siz onu görür görmez mutlaka hayran kalırsınız.

Alexander Petrov'un eseri ile karşılaştığımda da hayranlık uyandırıcı bir sanatçıyı keşfettiğimi hemen anladım.

Petrov, Rus asıllı bir canlandırma yönetmeni. Sinema-TV bölümünden sonra Rus animatör Yuriy Norshteyn'in öğrencisi oldu. Mermaid isimli kısa film çalışmasının ardından Rusya'nın ilk geniş formatlı kısa filmi olan ve Ernest Hemingway'in ünlü romanı "The Old Man and The Sea" adlı eserinden uyarlanmış eserini hazırladı.

Petrov'u eşsiz kılan ise kısa filmleri için kullandığı teknik. Dünyada çok az sayıda insanın uzmanı olduğu bir tekniğe sahip sanatçı filmi 1997 yılında hazırlamaya başladı. 29.000 farklı karenin bir araya getirilmesi ile oluşan film 1999 yılında tamamlandı. Cam üzerine çizdiği resimleri parmaklarıyla pastel yağlı boya ile boyayan Petrov aynı zamanda her karesi yağlı boya tablosu olan bir şaheser ortaya çıkarmış oldu. Film 2000 yılında Oscar ödülüne layık görüldü. Çok sayıda aldığı ödül arasında bu ödülün kıymetinin Petrov için o kadar da önemli olmadığını söyleyebilirim. Sanatçı 2006 yılında da "My Love" adlı filmi ile Oscar'a aday gösterilmişti.

Petrov'u araştırırken bir reklam sektörü çalışanı olarak ilgimi çeken farklı bir çalışmasına ise Coca Cola'nın resmi internet sitesinde rastladım. 2001 yılında, İsveç asıllı Amerikalı Haddon Sundblom'un Coca Cola için yarattığı  Santa Claus'a 1962 farklı kareyi bir araya getirerek bir reklam filmi haline getiren Petrov, United Airlines için "Rose" isimli başka bir çalışmaya da imza atmış. (not : UA'nın animasyon serisi reklam filmlerine ayrıca göz atmanızı tavsiye ederim.)

Petrov'un Oscar ödüllü eşsiz çalışmasını seyretmek için tıklayınız.

Filmin yapım aşamasını seyretmek için tıklayınız.


coca-cola christmas - santa claus | izlesene.com

Benim canım kızım, iyi ki doğdu!

Category:

Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken şöyle demiştim : "60'lı yaşlarımda kızım elimi öptüğünde gerçekten gurur duyduğu bir adam olmak için yaşıyorum."

Farkettim ki tüm yaşamımı 1 Aralık 2004 tarihinde O doğduğundan beri, öyle ya da böyle, şu ya da bu şekilde O'nun varlığından aldığım ilham ile sürdürüyorum ve O'na karşı olan sorumluluğumun hırsı ile ayakta duruyorum.

Her yıl 1 Aralık'ta, kızımın varlığının hayatıma kattıklarını aktarmaya çalıştım. O büyürken ben de O'nunla büyüdüm. Bana öğrettiklerinin O'na öğrettiklerimden daha değerli olduğunu daima bildim.

Bu yıl boyunca çok güzel anılar biriktirdik. Bir kız çocuğunun öğrenim hayatının başladığı ilk güne şahit oldum gururla. "Sınıf başkanı oldum ben baba" derken sesinde kendini ispat etme çabasını hissettim ilk kez. Gülücüklerle dolu hayatında artık harfler, rakamlar ve bir dolu başka bilgi de yer aldı. Tam "büyüyor" diye korkarken ben, minicik ellerini avcuma sevgi dolu yüreği ile birlikte koyup durdu.

"Senin işinde çok ama benim işimde hiç kolay değil valla babacım" derken sesinde ki olgunluğun ardından "bi de seni çok özledim" derken iç geçirişinde ki bebekçe sessizlik saniyeler arası farklı duygular arasında ışınlanıp durmama sebep oldu.

İnsanlara güven veren güçlü bakışları ile üzerine yüklenen "özlemek" çuvalına rağmen taşımak zorunda olduğu hayatı da kaldırmaktaki hüneri beni daima hayrete düşürüp duruyor. Arzu ettiği basitlikte bir yaşamı küçücük dünyasında yaratma yeteneği bana ders oluyor.

Kızım diye demiyorum :)

O, kaldırdığım onca yükten daha fazlasını kaldırabiliyor.
O, sabrettiğim onca çileden çok daha fazlasına karşı sabırla direniyor.
O, eğlendiğimden çok daha fazla eğleniyor.
O, benden çok daha dürüst.
O, benden çok daha akıllı.
O, benden çok daha  çalışkan.
O, sorumluluklarına benden çok daha fazla sahip çıkıyor.
O, benden çok daha çocuk.
Ve O, benden çok daha büyük.

İyi ki doğdun canım kızım.

Eko-Hayalgücü, GE ve Good.is

Category: ,

"Ingenuity and a little elbow grease (and a montage) can turn a problem into a solution." (Yaratıcılık ve biraz el emeği problemleri çözüme dönüştürebilir.)


Ecomagination (Eko-hayalgücü) terimi aslında yıllar önce, insanlığın ürettiği teknolojinin ya da ürünlerin çevreyi kirletmesi, doğayı yaşanabilir bir alan olmaktan uzaklaştırmaya başlaması ve hatta insanoğlunun topyekün hayatını tehlikeye sürüklemesi sonrasında dilimize girdi.

Sivil toplum kuruluşlarının, kitleleri etkileyebilecek bireylerin, farklı devlet kurumlarının temiz enerji ve verimli kaynak kullanımı, temiz ve bol su kaynağı ihtiyacının hatırlatılması, denizlerin temizlenmesi v.b. çok farklı konularda zaman zaman veya sürekli bir aksiyonda olduğunu biliyoruz.

Tabiki bu sosyal sorumluluk başlıkları çok sayıda üretici markanın da ilgi alanına girdi ve artık günümüzde pazarlama iletişiminde farklılaşmanın yollarından birisi olarak da kullanılmaya başladı. Markaların çalışmaları hakkında bizi bilgilendirdikleri reklam filmleri, web siteleri, outdoor ve dergi ilanları, radyo yayınları günlük reklam algımızın da içine girmeyi sürdürüyor. Diğer yandan daha az enerji harcayan ve daha az kirleten teknoloji ürünleri ve diğer ürünler tüketici açısından da tercih sebebi haline dönüştü.

General Elektrik'in 90 milyon dolar ayırdığı ve 2005 yılının Mayıs ayında duyurduğu Ecomagination PR ve reklam kampanyası için o dönemde ilgili departmanın CEO'su Jeff Immelt şöyle demişti: "Ecomagination gelecektir. Yarının çözümleri, güneş enerjisi, hibrid yakıt, düşük emisyonlu uçak motorları ve hafif ve güçlü üretimler, arıtma teknolojileridir. Biz çevrenin korunması ve bu mücadele için gerekli ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi için araştırma yapacağız ve müşterilerimizle bu konuda ortaklıklar kuracağız." (orjinal metin aşağıdaki linkerde paylaşılmıştır.)

GE'nin yürüttüğü ecomagination kampanyası dahilinde 19 Kasım 2010 tarihinde (Henüz doğrulayıcı bir kaynağa ulaşamadım ancak Microsoft'un sahibi olduğu ya da desteklediği) Good.is girişiminin de ortaklığında bir video yayınlandı.

Bu konuda duyarlılığı tetikleyici ve yaratıcı bulduğum Trashy Novel isimli videoyu sizlerle paylaşıyorum.


trashy novel | izlesene.com

Eko-hayalgücü hakkında türkçe bir içerik okumak için tıklayınız.

Video çalışmasının kaynak gösterdiği site için tıklayınız ve tıklayınız.

GE Ecomagination kampanyası/şirketi hakkında bilgi almak için tıklayınız ve tıklayınız.

Good.is girişimi/şirketi hakkında bilgi almak için tıklayınız.

Videoya Good.is üzerinden ulaşmak için tıklayınız.

Not : Çevreye duyarlılık adına değerli dostum Can Oktay Heper'in bir çalışmasını da hatırlattı bu bana. Sizlerde bir kez daha inceleyin derim. Tıklayınız.

Prolog

Category:

İnsan iki yoldan birini seçebilir:

İnşa etmek ya da toprağı ekmek.

İnşa etmeyi seçenlerin işi yıllarca sürebilir, ama günün birinde yaptıkları İnşaat biter. O zaman kendilerini kendi ördükleri duvarların içine hapsettiklerini görürler. İnşaat durunca yaşam anlamını yitirir.

Diğerleri ise toprağı ekerler. Fırtınalara, mevsimlerin getirdiği bütün çetin koşullara göğüs gererler ve hemen hemen hiç dinlenmezler. Ama yapının tersine, bahçenin gelişip büyümesi hiç bitmez. Bahçe, bahçıvanın sürekli ilgisini, dikkatini, bakımını gerektirirken bir yandan da yaşamını büyük bir serüvene dönüştürür.

Bahçıvanlar her zaman birbirlerini tanırlar; çünkü her bitkinin tarihçesinde bütün Dünya’nın gelişiminin yattığını bilirler.

Brida S.14 - Prolog / Paulo Coelho

Southwest : Ucuz, güler yüzlü, başarılı ve çok başarılı

Category: ,



. - Bir kabin anonsu
Southwest'in bir havayolu şirketi olarak pazarlama ve reklam insanlarının dikkatinden kaçmamasının sebebi oldukça başarılı bir şirket olması değil, bu başarıyı yakalamak için şirketin sahip olduğu yaratıcı çözümler ve ürettiği pazarlama taktikleri olsa gerek.

Rollin King ve Herb Kelleher tarafından 15 Mart 1967'de kurulan şirket, Florida eyaletinin hava trafiğinin %20'sini kontrol altında tutuyor ve dünyanın yolcu numarası sayısı baz alındığında en çok yolcu taşıyan havayolu ünvanına sahip.

23 Mayıs 2010 tarihinde Florida'da 7. destinasyon olarak Panama City'e uçuşlarına başlayan Southwest, bu uçuş için hazırladığı Florida One adlı uçağın yapım aşamasını kayda aldı ve açılış öncesi yayınladı.

the making of florida one | izlesene.com

Bu video 22 Nisan tarihinde Youtube'a yüklenmiş ve yalnızca bu videonun izlenme sayısı 1.267.413.

Uçak 8 gün' de tamamlandı. 32 kişi 3 vardiya olarak durmaksızın çalıştı. 16 farklı renk ve yaklaşık 46 galon boya kullanıldı. 150 farklı logo oluşturuldu. En ilginç tarafı ise her iki tarafı simetri hale getirirken referans çizim ve taslak kullanılmaması sanırım.

Oldukça başarılı bir Facebook sayfası ve kampanyaları bulunan şirketi bana göre tanımlayan 10 anahtar maddeyi yazmak istiyorum.


1 - Ekonomik.
2 - Güzel yüzlü.
3 - Geç istediğin yere otur.
4 - Sadece Boing 737 tipi uçak kullan. Çeşitlililiğin azlığı mühendislerin uzmanlaşmasını kolaylaştırıyor ve uçuş güvenliğinde avantaj sağlıyor ve bakımda hız sağlıyor.
5 - Ekstra 2 değil 3 bagaj ile ücretsiz uçabilirsin.
6 - En az bavul kaybeden havayoluyla uç.
7 - Hosteslerin ilgisi ve kıyafetleri efsanedir. Anonslar eğlenceli ve unutulmaz olabilir. En azından şaşırtıcıdır.
8 - Uçak boyaları, tasarımları ve logoları dikkat çekicidir.
9 - Yılda 100 milyondan fazla yolcu taşır.
10 - Ücretsiz bilet hakkını uçuş süresi ve mesafeye göre değil, uçuş adedine göre verir. 100 uçuş sonrasında 1 kişi 1 yıl sizinle bedava uçabilir.


Sizlerde biraz araştırdığınızda benimle aynı maddeleri yazabilirsiniz kolaylıkla.

Havayolu blogu için tıklayınız.
Şirketin sitesi için tıklayınız.
Florida One fotoğrafları için tıklayınız.
Wikipedia'dan okumak için tıklayınız.

ekşi sözlükten de oku.

Futbol topu sadece çimde eğlendirmez

Category:

Dünya kupası henüz bitmiş ve hala anıları vuvuzelaya rağmen tazeyken futbol topu ile yapılan her şeyin ilgimizi çektiğini tahmin ediyoruz.

Bu güzel videoyu 2008 yılında ilk kez seyretmiştik. Şimdi paylaşma zamanı:)

Zona'ya yakalanma riski

Category:

Geçtiğimiz hafta sol kaşımın arasında hafif bir şişkinlik oluştu. Bu şişikliği çok doğal karşılayıp sivilce olduğunu varsaydım. Aradan geçen bir kaç günün sonunda ise yüzümün sol tarafında, özellikle sol gözümün etrafında şişikler meydana geldi ve sol kulağımın hemen ardında ve önünde acı hissetmeye başladım. Bugün hafif bir ağrı da hissettiğim için hastaneye gittim ve "Zona (Herpes Zoster)" olduğumu öğrendim. Doktordan hastalık hakkında bilgi aldım ve hastalığı biraz araştırdım.

Blogta bu hastalığı konu ediyor olmamım sebebi ise sol gözümün Muhammed Ali'den bir yumruk almış gibi şişmiş olması değil bu hastalığa Türkiye'de yaşayan insanların yakalanma riskinin %95 oluşunu öğrenmem oldu. Hatta çalıştığım sektörü ya da çok yoğun strese maruz kalmalarına sebep olan işlerle meşgul olan insanları düşündüğümde bu oranın daha da yüksek olduğunu düşünüyorum.

Hastalığın bu kadar yaygın olmasının en temel sebebi su çiçeği. Zona hastalığına sebep olan virüs ile su çiçeği'ne sebep olan virüs aynı. Türkiye'de ise su çiçeği geçirme oranı %95. Küçük yaşlarda geçirdiğimiz bu hastalığın virüsü vücuttan çıkarılamadığı için ilerleyen yaşlarda özellikle strese ve stresi tetikleyen yorgunluk, uykusuzluk ya da yaşlılık, üzüntü gibi tetikleyicilere maruz kalındığında ortaya çıkıyor.

Su çiçeğinin hemen ardından sinir hücrelerinin (Ganglion) köklerine yerleşen virüs yeniden çoğalması için bedenin direncinin düşmesini bekliyor.

Hastalığın belirtileri ise şöyle;

Vücutta orta hattın sağ veya sol tarafında kuşak gibi vücudun tek tarafını saran veya bir hattı izleyen bir alanda gelişen ağrı, iğnelenme, hassasiyet gelişimi ile başlar. Beraberinde hafif ateş ve başağrısı da görülebilir. Genelde 1-3 gün içinde aynı alanda kızarıklık, kabarcık gelişimi meydana gelir. Bölgedeki kabarcıklar birbirine bitişik içi su dolu hale gelirler (vezikül). Zamanla içi irin dolu hale gelebilirler. Kabarcıkların üzeri açıldığında kurur ve üzeri kabukla kaplanır. İlk oluşumlarından itibaren bu kabarcıkların geçiş süresi 2-3 hafta arasındadır. Ancak ağrı daha uzun süre içinde iyileşmektedir. Bazı hastalarda sadece derideki belirtiler veya sadece ağrı gelişimi ile zona geliştiği görülmüştür. (Alıntı)

Hastalığın göz çevresinde meydana gelmesinin en büyük riski virüsün göz içerisine yerleşebilme ihtimali. Bu sebeple kontrollerimi düzenli olarak yaptırmam gerekecek.

Hastalıkla ilgili internette görsel arama yaptığınızda karşınıza çıkacak fotoğraflar benim şu an ki halimle kıyas edilemeyecek kadar kötü ancak müdahele edilmediğinde ortaya çıkacak manzara sanıyorum benzer olacaktır.

Zona'ya yakalanmamak için su çiçeği geçirmemiş olmanız, geçirdiyseniz de hastalığı tetikleyen ve bedenin direncini düşüren tüm erkenlerden uzak durmanız gerekiyor. Yani neredeyse imkansız.

Burada yazdıklarımı elbette ki bir blog içeriği olarak kabul etmeli ve rahatsızlık ile ilgili şüpheleriniz söz konusu ise doktorunuza görünmelisiniz.

Oovoo.com'u deneyin

Category: ,

Özellikle işiniz gereği şehirler arası ya da ülkeler arası görüşmeler, toplantılar yapıyorsanız Oovoo'yu da denemenizi tavsiye ediyorum. Aynı anda çok sayıda kişinin kamerası ile bağlanabildiği ve arayüzü ile de çekici olan bu program ihtiyaç duyduğunuz çok sayıda konuda çözüm üretmiş.

Benim en çok beğendiğim özellikleri ise şunlar;

-Anında çoklu konferans görüşmeyi görüntülü olarak yapabilirsiniz.

-Toplantı sizin için önemli ise anında kaydedebilirsiniz.

-Toplantı anında muhattaplara masa üstünüzden bir paylaşım (sunum gibi) yapmak istiyorsanız bunu da anında yapabilirsiniz.

-Kontak listenize eklediğiniz bir kişiyi listenizdeki diğer kişilere ya da seçtiğiniz kişilere anında iletebilir ve böylelikle toplantıda bulunması gereken herkese yeni kişiyi ekletebilirsiniz.

Oovoo.com'u ziyaret ederek hemen indirip deneyin derim.

İyi ki doğdun

Category:



Bir dönme dolaba binmek gibi seninle hayat. Bir havadar kabinin içinde kah gökyüzünden yaşamı izlemek kah yeryüzünde yaşama karışmakla geçiyor zaman.

Bilet gişesine gidip "bir ömür boyu için 2 kişilik bilet" dediğimiz andan bu yana geçirdiğimiz tüm "dönme dolap zamanı" boyunca hep aynı dünyayı seyretmedik. Yazı, kışı, baharları gördük. Ağlayanları, gülenleri, korkanları gördük.

Bazen ağladık, çoğu zamanda güldük. Şaşırdığımız da oldu kendimizle birlikte insanlığa. Katıldığımız da oldu ayrılarak aralarına.

Hiç bitmeyen bir eğlence için doğmuş gibisin.

Benim için gördüğüm her şeyden daha kıymetlisin.

İyi ki doğdun.

Son 4 Dünya Kupası, Ben ve FIFA 99

Category:




Ve yine bir konuk yazarımız var. Bu sefer blogumuzda bir dostumuzu ve çok iyi bir blog yazarını ağırlıyoruz. Vakit ayırıp yazdığı ve sizlerle bu blog üzerinden paylaşma cömertliğini gösterdiği güzel yazısı için çok teşekkür ederiz Fatih MISTAÇOĞLU'na.

Fatih'i (nam-ı diğer fab) Fablamaca adlı blogundan da takip etmenizi şiddetle tavsiye ederiz.





Sene 98. Lise 2. sınıftayım. Bilgisayarla ilk kez tanışıyorum. Sınıf arkadaşım Murat’ın evindeki Windows 95 işletim sistemli bilgisayarında, 14” ekranda FIFA ‘98 oynuyoruz. Oyunun bir klavye, bir mouse ile karşilıklı oynanabildiği yegane örneklerinden. Hey gidi!

Dünya kupası Fransa’da oynanıyor o sene. Şimdi düşününce ne kadar da uzak. Şöyle bir göz attım, Türkiye finallerde yok. Tabii ki yok. O zamanlar kimse Türkiye’yi dünya kupası finallerinde görebilmeyi ummuyor ki. Halen geçmişin ceremesini çekiyoruz. Uluslararası platformda kayda değer bir yerimiz yok. Biz FIFA 98 oynuyoruz. Oynadığın takıma Zidane’ı, Davor Suker’I, Di Baggio’yu almak büyük ayrıcalık.


Sene 99 oldu, FIFA 99 geldi. O oyunu yıllarca oynadık biz! Ben başka bir oyun üzerine, böylesi bir rekabet bilmiyorum. FIFA 2000 falan geldi ama hikaye! 4 arkadaş çılgınlar gibi oynuyoruz. İnternet memlekete ulaştı, internet cafeler pıtır pıtır açıldı İstanbul’umun dört bir köşesinde. Artık çoklu oyuncu seçeneği var, kimisi maltipıleyır der. Teknoloji son hızıyla girmişti hayatımıza. O sene biz de aile olarak bir internet cafe açtık, bilgisayarlar ve maltipıleyır seçeneği hayatımızın bir parçasıydı artık.

Sene 2002. Üniversite 2. sınıf. Yeni bir dünya kupası yeni bir heyecan dalgası sarmıştı ülkeyi çünkü Türkiye 48 yıl aradan sonra dünya kupası finallerindeydi! Nasıl bir yol kat etmiştik 4 yılda? Haziran ayı boyunca süren maçlar sırasında halen okula devam etmekteydik. Ders çikisi civardaki cafelerde maçları izliyorduk. Hatırlıyorum, iyi de başlamamıştık Türk Milli Takımı olarak. Kosta Rika’dan 1, Çin Halk Cumhuriyet’inden son maçta 3 puan alarak, avaraj farkıyla Brezilya’nın arkasında çikmistik gruplardan. Türkiye Dünya Kupası’nda 3. oldu o sene! Brezilya’ya 2 kez yenildik o turnuvada; bir gruplarda, bir de yarı finalde ama adamlar 5. kez dünya şampiyonu oldular o sene, çok da üstelememek lazım. Biz de bir yandan FIFA 2002 World Cup oynuyoruz. Hakan Şükür’le çektigimiz şutlarımız alev alıyor o sene bilgisayar ekranlarında!

Sene 2006. Bir başka dünya kupası gelip çatmisti. Almanya 2006. Türkiye gene ortalarda yok bu kupada. 4 sene öncesinin dünya 3.’sü, Ukrayna’nın ardından gruplardan çikamiyor, üstelik İsviçre maçı sonrası FIFA tarafından akıllara zarar cezalara çarptiriliyordu. Öte yanda 2002’den bu yana FIFA 2003, 2004 ve 2005 gelmiş, geçmişti. 2004 pek tutulmamış, 2005 gönüllerimizi fethetmeyi başarmıştı. 2006 dünya kupasıyla ilgili bir ilginç anım da maçların bir kısmını, bitmeyen askerliğim sebebiyle 5 günlüğüne geri çağırıldığım Kastamonu’da, babaannemin evinde izleyişimdir. Bunun yanında 2006 Dünya Kupası’nın en unutulmaz olayı elbette Zidane’ın finalde Materazzi’nin göğsüne attığı kafadır. O sene emekli olan Zidane’ın kafası hep özlenecektir bana göre. Zidane kafası!

Sene 2008. Ben İngiltere yolcusu olarak 29 Şubat’ta Türkiye’den ayrılır, önce uçakla Londra’ya, ardından trenle East Sussex’e, 17 ay boyunca yaşayacağım küçük ve sevimli kasaba Mayfield’a gelirim. Burada bir yandan İngilizce’mi geliştirir, bir yandan da İngiliz kültürüne yakın markajda bulunurken, öte yanda 1998’den başlayarak anlattığım kısa dönemin sürmekte olan başkalaşimına yeni bir açıdan bakma şansı bulurum. FIFA oyununu malesef FIFA 2008’le, kuzenimle aramda genelde onun dominasyonuyla sonuçlanan ama daima tat veren bir çekismeyle geride bırakmışımdır. 2008 Haziran’ında, ilk defa uluslararası bir futbol turnuvasını bir Avrupa ülkesinde, futbolun beşiği olarak adlandırılan İngiltere’de izlemekteyimdir. Küçük kasabada hemen herkes maçları takip etmekte, evlerde, publarda ekranların karşisına dizilmektedir. Turnuvaya yavaş başlayan Türkiye son dakika gazlarıyla yüzümüzü güldürür ve beni yüzümde Türk Bayrağı renkleriyle kalabalığın arasına çıkartır. Sanılanın aksine herkes çok ılımlı, çok arkadaş canlısıdır. Holiganımsı davranışlara hiç rastlanılmaz. Demek ki beş parmağın beşi de bir değilmiştir. Bir başka ilginç nokta meslek icabı arkadaşlarımın bir çogu bayandır ve hepsi de futbolla çok ilgilidirler. Maçları hep beraber, kaçırmadan izleriz. Türkiye, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda İspanya ve Almanya’nın ardında 3.lüğü Rusya ile paylaşır. Kendisine helal olsun dedirtir.

Sene 2010. Artık Tunbridge Wells isimli, Londra’nın 1 saat güneyindeki bir beldede yaşiyorum. Bir dünya kupası daha gelmiş, çatmıştır. Güney Afrika’da yerlerini alan 32 ülke arasında gene Türkiye yoktur. Kendi ülkeni izlemek, desteklemek olaya bambaşka bir tat kazandırmaktadır ve bunun tadı özellikle ülke dışında olduğunda daha da bir ayrıdır.

2 gün once İngiltere maçını izlemek üzere İngiliz ev arkadaşim Christian’la bir puba gittik. İçerisi tıklım tıklım doluydu ama bizim erkeklerin meyhaneye doluşup maç izlemeleri gibi değil. Topluluğun en az yarısı, belki de fazlası bayandı. Bu görüntü bana çok ilginç ama bir o kadar da hoş geldi. Bizde futbol izleyen bayan yok demiyorum ancak böyle bir görüntü de yok. İngiltere, kolaylıkla geçmesi beklenen Amerika engelinde çok basit bir şekilde 2 puan kaptırmıştı ama maç sonrası kalabalık her ne kadar oyundan tatmin olmamışsa da futbolu bittiği yerde bırakıp içkilerine dönerek muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Bizde böyle bir görüntü de yok!

İngiltere’de bir Türk’ün gözünden yeni başlayan 2010 Dünya Kupası ve dünya futbolunun, bilgisayar oyunlarıyla harmanlanmış bilinmeyen tarihi böyle. Ancak konunun diğer bir yanını da bağlamak gerek. FIFA 2008’den sonra maalesef FIFA 2009 ve 2010 oyunlarını oynama şansı bulamadım. Ancak şans eseri bir kaç hafta önce bilgisayarımı temizlerken dosyalar arasında bir FIFA 99 klasörü buldum ve “hadi canım” diyerek uygulama dosyasını çalistirdigimda gözlerime inanamadım! Yıllar öncesinin oyunu, hatıralar ve duygularla iç içe geçmiş menüsü, görüntüsü gözlerimin önündeydi. Bu yazıyı 2010 Dünya Kupası’nı, İtalya - Paraguay maçını izleyerek yazıyorum ve yazının hemen ardından benim için adeta geçmişe yolculuk olan FIFA 99’u oynayacağım.

98’den bu yana çok şey değişti. Dünya değişti, teknoloji gelişti; futbol değişti, Türk futbolu gelişti. Ancak bütün bu değişimlerin yanında bazen öyle şeyler var ki, bu değişimlerden etkilenmeyerek hayatınızda kalıp usanmaksızın sizin yüzünüzü güldürebiliyor. Hani Mastercard’ın dediği gibi: Kırmızı-Beyaz atkı 15 Lira, Afrika’ya uçak bileti 1500 Lira, Türkiye’yi finallerde izlemek paha biçilemez. Belki bu sefer olmadı ama en azından FIFA 99’um var. O bana yeter…

14.06.2010 / England / Kent / Tunbridge Wells
oda / laptop / bira / cips / İtalya 1 - 1 Paraguay

Related Posts with Thumbnails