Distopya'ya doğru sürüklenirken...

Category: ,

George Orwell'ın 1984 adlı kitabını çok sayıda insanın okuduğunu düşünüyorum. En azından filmini izlemiş olduğunuzu varsayıyorum. 1984, totaliter bir imparatorluğu ve abartılmış görünse de insanlığın bir dönem ulaşabileceği istenmeyecek "son"u anlatır. Detaylıca günümüz devletlerinin yapılanmalarını, planlarını, iletişim tonlarını, toplumların yaşadığı buhranları ve sorunları gözlemlediğimizde imkansız gibi görünmeyen bir "öngörü" oluverir 1984. Alegorik ve distopik türün başarılı bir örneği olarak 1984,1947-1948 yılları arasında yazılmış bir eser olarak "Big Brother (Büyük Birader)" ve "düşünce polisi" gibi günümüz dünyasını tanımlarken de kullandığımız önemli kavramları bize kazandırmıştır.

Toplum tasarımı kavramı ise, binlerce yıldır dinlerin, filozofların, bilim adamlarının, devlet yöneticilerinin ya da düşünce önderlerinin üzerinde çalıştığı bir konu. Distopya, bu tasarımlar içerisinde en kötümser senaryoyu, yani totaliter ve baskıcı bir dünya devleti fikrini öne süren olumsuz bir kavram. Bir diğer anlatımla, olumsuz ütopya.

Ütopya ise, ideal toplum tasarımı adına erişilmezi tasarlar. Yunanca "yok/olmayan" anlamına gelen ou, "mükemmel olan" anlamındaki eu ve "yer/toprak/ülke" anlamındaki topos sözcüklerinden türemiş bir kelime Ütopya (Utopia) (kaynak). Bu kavramla belirtilen anlamda ilk kez üniversite yıllarımda okuduğum Thomas More'un Utopia adlı eseri ile tanıştım. More, herkesin devlet için çalıştığı ve mülkiyet hakkı bulunmayan toplumun, mübadele ile yaşamını idame ettirdiği bir senaryoyu ön görür.  Bu kitabın içeriğinden daha çok, More'un devlet adamı, hukukçu ve humanist bir kişi olmasının yanında aynı zamanda idealist bir bilim adamı olarak yazdığı eseri deneysel bir saha da uygulama çabasının varlığı etkileyicidir.

Bu yazıyı yazmama sebep olan ise benzer bir çabayı More'dan çok yıllar sonra ortaya koyan Jacque Fresco adı. Fresco, 1916 doğumlu. 97 yaşında genç bir adam olarak, hala insanlığın daha sürdürülebilir bir yaşam kalitesine nasıl kavuşabileceği konusunda çalışmalara devam ediyor. Mucit, yazar, toplum mühendisi, endüstriyel tasarımcı gibi ünvanlardan daha çok Venüs Projesi'nin yaratıcısı olarak anılmayı kendisi de daha çok tercih ediyordur muhakkak.

Fresco, portre sanatçısı Roxxanne Meadows ile birlikte 1970 yılında, Florida'da 85.000 metrekarelik bir alanda, ön gördüğü toplum fikri için geliştirilen şehir tasarımlarını modelliyor ve sergiliyor. 1984 kitabının distopik senaryosu ve günümüz dünyasının şartlarının bu senaryoya kazandırdığı inandırıcılık tam beni korkutmaya başlamışken keşfettiğim bu bakış açısı umutlanmama sebep oluyor. Proje'nin amacı olarak web sitesinde aktarılan metnin içinden bir bölümü bu noktada paylaşmak isterim.

"Venüs projesinin planları, herkes için yeni bir barış ve sürdürülebilirlik çağına doğru yönlendirilmiş, bilimsel imkanlara dayanan daha geniş spektrumlu seçimleri topluma sunar. Kaynak-bazlı ekonominin uygulanışıyla ve birden çok yenilikçi ve çevre dostu teknolojilerin doğrudan sosyal sisteme uygulanışıyla, Venüs projesi tasarıları, suç oranlarını, yoksulluğu, açlığı, evsizliği ve günümüz dünyasında yaygın olan diğer bir çok baskın problemleri, dramatik bir şekilde düşürecektir."

Proje'yi (organizasyonu da denebilir) en iyi Fresco anlatabilir diye düşündüm ve aşağıdaki videoyu ekledim. Seyrettikten sonra daha uzun ve farklı versiyonlarını da araştırmanızı tavsiye ederim. (örneğin)



Venüs Projesi'nin web sitesini incelemek için tıklayınız.

Yorumlarınızı beklediğim bir soru

Category:

Bu gün ofisin terasında sohbet ederken aklımıza geliveren bir şey oldu. Aslında basit bir soru. Şöyle ki;

Büyük ya da küçük tüm reklam verenler, dünyanın her yerinde 1 yıl süre ile pazarlama iletişimi faaliyetlerini durdururlarsa ne olur? 

Elbette offline-online, yazılı-görsel v.b. tüm kullanımlarla birlikte eventler, mağaza içi uygulamalar v.b. işler de dahil. Yani "sıfır" harcama olması durumu tamamen.

National Geographic kanalında izleyeceğiniz bir belgesel olabilirdi bu konu. Daha önce "bir anda tüm insanlar yok olsa ne olurdu" gibi bir versiyon izlemiştik.

Reklam ve pazarlama faaliyetlerine bağlı çalışan medya ve reklam sektörünün hemen etkileneceği kesin bu durumdan. Ancak üzerine düşündükçe işin sadece sektörel bir çöküntüye sebep olmayacağını anlıyorsunuz. Durumun etkileri konusunda onlarca başlık sıralamaya başlıyor insan.

Bizim konuştuklarımızı burada yazmamaya karar verdim. Yönlendirmiş olmak ya da engellemiş olmak istemediğimden.

Eğer zaman ayırmış ve düşünmüşseniz bu yazının altına yorum olarak iletmenizi rica ederim.

Şimdiden teşekkür ederim.

Juan Carlos Aduviri

Category: , ,

Even The Rain Fragman | sinemalar.com

Bayram tatilinde İstanbul'da olarak, şehrin gerçekten yaşanabilir haliyle baş başa kalanlardanım. Evde ise yapılacak en güzel meşguliyet, film izlemek. Bir dostun tavsiyesi ise seyrettiğim filmin orjinal adı "Even the Rain". Türkçeye "Yağmuru bile" olarak çevrilmiş.

2010 yılı Fransız, İspanyol ve Meksika ortak yapımı film, medeniyetler yatağı Bolivya'da çekilmiş. Film, 2000 yılında bahçelerin şehri diye de anılan Cochabamba'da, su kaynaklarını özelleştirilmesi ve bu süreçte meydana gelen fiyat artışları ile birlikte yerel halkın su sıkıntısının yanında ekonomik olarak yaşadığı dar boğazı ve ortaya çıkan isyanı konu alıyor. Bu isyana tarihte ilk "Su Savaşları" da deniyor. Halkın taleplerinin kabulüyle son bulan bu iç isyanı, 500 yıl önce yaşanan ve Kristof Kolomb'un yerli halka uyguladığı acımasız politikaların etrafında dolaşan bir filmin çekim telaşı arasında izleyebiliyorsunuz. Temel insan hakları mücadelesi olarak görülmesi gereken Kristof Kolomb'un yerli halka karşı yaptırımları ile 20. Yüzyıl'da yaşadığımız sorunlar son derece iç içe ve kıyas edilebilir bir halde sunulmuş.

Filmde isyanın baş aktörlerinden ve aynı zamanda çekilmeye çalışılan film içindeki filmin de önemli oyuncularından birisi olan Daniel karakteri, etkileyici bulduğum oyunculuğu ile bu yazıyı yazmama vesile oldu. Gerçek adı Juan Carlos Aduviri (ek) olan oyuncunun üstlendiği iki farklı karakteri benzer bir ruh hali ile son derece etkileyici oynadığını ilk sahnelerde gözlemleyebildim. Aduviri, Bolivya'nın El Alto bölgesinde yaşayan yerli halktan birisi aslında. Kardeşi 8 yaşında ilk sinema filmi Rambo'ya götürdüğünde hangi mesleği yapacağına karar vermiş. 2006 yılına kadar sinema okulu bulunmayan El Alto'da aktör olmak için ciddi bir mücadele vermiş. Eğitimli ama tecrübesiz bir oyuncu olan Aduviri'nin halkının alkol, uyuşturucu, evsizlik ve çetelerle mücadele içinde olan fakirliğine de bir rol model olma sorumluluğunu üstlenmiş. Kişisel hayat mücadelesi ile olgunlaşan bir oyunculuğu filmde izlemek mümkün. Aduviri, rol yapmadığını, yaşadığı hayatın bir yansımasını izleyiciye sunduğunu apaçık belli ediyor. Bu da farkedilebilir derece de gözlemleniyor.

Bir filmde bile hiç tanımadığınız bir oyuncu, ne kadar profesyonel ve deneyimli olurlarsa olsunlar diğer bütün oyunculardan "en derinden arzulamış olmak" lüksüyle ayrışabiliyor. Kişisel deneyimlerim sonucunda gözlemim ise bunun yalnızca sahnelerde geçerli olmadığı yönünde. Hemen hemen her iş kolunda sürdürülebilir ve çok etkileyici bir başarı varsa arkasında daima "şiddetli arzu"nun olduğuna inanıyorum. Arzu, tutkudan daha farklı olarak, sabırlı, istikrarlı ve odaklı olarak çalışmayı anlatıyor bana.

Etrafınıza şöyle bir bakın ve o arzuyu hissettiğiniz insanları görün. Hikayesini merak etmeyi unutmayın! 
Ben öyle yapıyorum.

Ankara'da 3 yıl

Category: , , ,

Bugün çalıştığım kurum Nokta' nın Ankara ofisinde son mesai günüm. Profesyonel olarak Ankara'da geçirdiğim 3 yıl içerisinde neredeyse her hafta İstanbul'a giderek müşterilerimizle bir araya geldim ve Ankara'da konumlanmanın yaratabileceği dezavantajlara rağmen müşterilerimize bu dezavantajın ortaya çıkartabileceği hiç bir olumsuzluğu hissettirmemeye gayret ettim. Nokta' nın bu konuda var olan becerisini kişisel olarak pekiştirdiğime inanıyorum.

İstanbul merkezli bir sektör içerisinde Ankara'dan işleri yürütmenin "önemli deneyimler" anlamına geldiğini biliyorum. Ankara'nın bana öğrettiklerini biraz düşünmeye çalıştım ve şunlar aklıma geldi;

  • İşiniz için ihtiyacınız olmayan bilgiden/iletişimden uzak kalıyorsunuz. Bu zorunlu koşul, işinize daha çok konsantre olmanıza imkan sağlıyor.
  • Şirket içi organizasyonun verimliliğine zaman ayırabiliyorsunuz ve bu organizasyonun performansını diğer şirket organizasyonları ile kıyas edebilir halde oluyorsunuz.
  • İş geliştirme, planlama, strateji ve vizyon-misyon oluşturma gibi işlere daha kaliteli zaman ayırabiliyorsunuz. Çalışanların belirlenen stratejiye bağlılığını artırabilmek için gerekli ortamı yaratabiliyorsunuz.
  • Kısmen kişisel rekabetten uzak bir ortamda, egonuzdan uzaklaşarak, kendinizi geliştirmeniz gereken alanları tespit edebiliyor ve bu gelişme alanları için kişisel planlama yapabiliyorsunuz.
  • Zihninizi İstanbul'un sosyal-ekonomik şartlarının oluşturduğu olumsuz psikolojiden koruyabiliyorsunuz. Gelecekte atacağınız kişisel ve kurumsal adımlar konusunda dış etkenleri azaltarak düşünme fırsatınız oluyor.
  • Pazara olan mesafenin olumlu bir algıya nasıl dönüştürülebileceğini öğreniyorsunuz.
  • Müşterilerinizle bir araya gelişiniz için iyi hazırlanabiliyor ve birlikte olduğunuz zamanı en verimli şekilde kullanabiliyorsunuz. Çünkü kısıtlı bir zamanınız ve almanız gereken sonuçlarınız var.
  • Sektöre uzaktan bakabiliyor ve hangi konularda avantajlı olunabileceği/fark yaratılabileceği hakkında gözlem yapabilme yeteneğiniz oluşuyor.
  • Kişisel kariyeriniz için ihtiyaç duyduğunuz tüm bilgi ve becerinin kalıcı hale gelme ihtimalini artırıyorsunuz. Bu doğuştan gelen yetenekleriniz dahil her anlamda gelişmenizi mümkün kılıyor.
  • Profesyonel bir iş hayatı için bana sorarsanız öğrenilmesi gereken en önemli şeylerden birisi olan minimum kişisel tatmine rağmen maksimum verimle işinizi yapabilmek adına motivasyon oluşturabilmeyi öğreniyorsunuz.
Hızlıca aklıma gelen bu maddeler dışında da çok sayıda olumlu sonuç çıkartabileceğimi biliyorum. Elbette ki hepsi kişisel deneyimlerimle, kendimin çıkarımlarından ibaret. Bu olumlu sonuçların Ankara'da olmaktan daha çok işe nasıl baktığınızla ilgili olduğu da açık. Ankara koşullarında elde edilebilmesi daha kolay olan bu sonuçların hangi şehirde olursanız olun alınabilmesinin/yaşanabilmesinin mümkün olduğunu bilmem ise en değerli çıktı olarak cebime koyduğum bir kıymet. Bu, sistem kurabilir, yaratabilir olmak ve mevcut sistemleri değiştirebilmek gibi yetkinlikler geliştirmek için oldukça önemli bir değer.

Olumsuz maddeler yazmak isterdim ancak çoğunluğu kişisel alışkanlıklarım, arzularım, sosyal ihtiyaçlarım gibi başlıkların altında konumlandığından burada yazmayı uygun bulmadım. Tüm olumsuzlukları yukarı da yazdığım son olumlu madde içerisinde yer alan olumsuz bir cümlede toplayabilirim aslında. Minimum kişisel tatmin.

Yeniden merhaba İstanbul.

Electrolux: 43dB Symphony

Category: , ,


Marka, hedef kitle, strateji, pazarlama, yaratıcı fikir, zaman, planlama, iletişim, duygusal bağ, "media first" ve illa ki yaratıcı mecra kullanımı v.b. çok sayıda kavramın konuşulduğu, üzerinde "brain storming"ler yapılan bir sektörün çalışanı olarak, markanın hedef kitle seçmeyip, hedef kitle yarattığı, şaşırtıcı olabildiği, fikrin yaratıcılığı kadar uygulamanın ve planlamanın da doğru yapıldığı, duygusal pazarlama konusunda bir değer ortaya koyan, zaten yaratıcı çalışmaları gözümün önünde tutmayı önemsiyorum. Bu işin onlardan birisi olduğu muhakkak. Eminim izlediğiniz de siz de beğendiniz daha önce. -ya da şimdi.

Ancak bu blog yazısı için farklı nedenlerim de var. Şöyle ki;

Bu bloga yaklaşık 2,5 yıldır içerik girişi yapmıyordum. İş hayatının yoğun temposu, bedensel/zihinsel yorgunluk ve özel hayatın koşuşturması gibi başlıklar altında sürekli kendimi affettiğim bahanelerim oldu.

Çalışma hayatı, hobi olarak gördüğünüz ve aslında işinize önemli miktarda katkı sağlayan zihinsel faaliyetlerden sizi uzaklaştırdıkça gerçek anlamda verimli çalışmak için ihtiyaç duyduğunuz heyecan da azalmaya başlıyor. Bu farkındalığımın bir kaç yıldır içimi kemirdiğini itiraf etmeliyim. Daha fazla kemirmesine izin vermeyecek kadar da akıllı olduğumu kendime kanıtlamak istiyorum. 2013 yılı Temmuz ayında yaşadığım değişimlere, yeniden "bloglama"ya başlamayı da ekliyorum.

Diğer yandan, içinde bulunduğum sektörle ilgili sahip olduğum bilgileri zaman zaman paylaşma fırsatı bulduğum platformlar söz konusu olabilse de kişisel kariyerime de katkı sağladığına emin olduğum, özel ve genel konuşma alanlarında belki de paylaşmadığım deneyimlerimin/tecrübelerimin/fikirlerimin daha önce ki dönemlere nazaran çok daha anlaşılabilir/anlatılabilir ve faydalı bir hale geldiğini biliyorum. Bunları paylaşmanın daima yeni, farklı ve güncel geri dönüş alanları oluşturması ise en çok ilgilendiğim başlık. Bu durumun daha çok kişisel deneyim ve görüş aktarımı konusunda beni teşvik edeceğini varsayıyorum.

Daha hızlı olmanın şart olduğu yeni dünya düzeninde hızın zararlı yan etkilerinden nasıl kurtulabileceğimi de anlamaya çalışıyorum. Dün okuduğum bir makalenin özeti niteliğinde olan "hız için, ölç, motive ol/et ve örnek ol" cümlesi, hızın neleri doğru yapmanızla en faydalı hale getirilebileceğini de anlatıyor. Blog yazma sürecinin bu 3 iyileştirici unsuru sağlayabildiğini düşünüyorum.

Umarım, "okunmak için değil, kendin için yaz" kuralından uzaklaşmadan sürdürebileceğim bir paylaşma dönemine girebilirim.

Göreceğim:)

Marka : Electrolux
Ürün : Electrolux Ergothree
Ajans : tbwahakuhodo Japonya / http://www.tbwahakuhodo.co.jp
Müzik : Bizet - Carmen Overture
Konu : 43dB Ses düzeyini geçmeden Carmen'i çalmayı başarmak

İyi haber (!)

Category:

Sidney'deki University of Technology'den Timot Devinney ve ekibinin gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre şirketler, stratejilerini çalışanlara anlatmaya çok zaman harcasa da çalışanların çok azı bunu anlıyor.

Araştırmacılar, Avustralya'nın önde helen 20 şirketinin çalışanlarından,kendilerine sunulan altı seçenekten hangisinin işverenlerinin stratejisi olduğunu belirlemelerini istedi. Çalışanların sadece yüzde 29'u doğru cevap verdi.

İyi Haber : Örneklem olarak kullanılan şirketlerin tamamı yüksek performans sergileyen şirketler. Yani bu durum, çalışanlar uzun vadeli stratejilerden bihaber olsa dahi şirketlerin başarılı olabileceğini gösteriyor. (Kaynak; Skylife, Temmuz 2013, s.72)

Bu seferberliğe katılıyorum : Bilim Kahramanları

Category: ,

9-16 yaş arasında kahramanların dünyayı etkileyebilecek, değiştirebilecek ya da yeni bir dünya yaratabileceklerine inananların bir araya geldiği ve gönüllü katıldığı/desteklediği Bilim Kahramanları Derneği adını bir arkadaşım sayesinde duydum. Duyar duymaz merak ettim ve sonra araştırmaya başladım. Araştırmam çok derinleşmeden de Bilim Kahramanları' ndan bir şekilde bahsetmek istediğimi farkettim. Belki de yıllar sonra bu blogun "yayın" bölümünü açıp yazmaya karar verdim.

Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Habip'in meslek hanesinde "baba" yazıyor kendi ifadesiyle. Bu mesleğin yanında bankacılıkla uğraşıyor. Kişisel hikayesinden daha kıymetli olan ise bu hikaye içerisinde anlattığı Bilim Kahramanları bölümü.

Lütfen aşağıda yer alan TedxReset sunumunu izleyiniz ve destek olmak için ne yapmanız gerektiğini düşünmeye başlayın.

not : Bilim Kahramanları Turnuvası, dünyada FIRST® LEGO® Ligi ismiyle 1998'den beri yapılan bir etkinlik. Sadece geçtiğimiz yıl bu etkinliğe dünya genelinde 200.000 çocuk katılmış.



Facebook : https://www.facebook.com/bilimkahramanlari 
Youtube : http://www.youtube.com/user/bilimkahramanlari 
Twitter : https://twitter.com/BilimKahraman 

Ne biçimmişim ben

Category:

Bana bakmanın en kolay yolu arkanı dönmekti daima. Tercih ise hep yan masaya geçmek oldu. Her nevden damak tadı ile önüne sofra kurmuşken, "gönlü kırılmasınlar"la beni kandırıp, "ikramı zehirdir" dediklerimle geçirmekti zamanı maharet saydığın.

Bir odanın bilgisayarda açılan bir konuşma penceresinin görüntü alanında sevgi yaşamanın, kocaman bir dünyada yüzyüze yaşamaktan daha kolay olduğunu dile getirmemiş olmak, söylemediğin anlamı taşımıyordu hiç bir zaman. Dil dökerken, döktüğüm terden daha tuzlu gözyaşımla eteğinde, ağlayarakta olsa sessiz kalışların kabullenmek değil miydi haketmediğimizi.

Yolculuk denen, arada bir çıkılan bavulsuz kaçışların "normali böyledir"iydi bal kabağına dönüşecekmiş gibi hep tam saatinde yapılan vedalar. İnkar olur elbette sabah, yüreğini yakalayabilmek için avuçların havada zıplayarak gelişleri unutmam. Ne vakit ardıma baksam gördüğüm iki yana salınan avuç içini de yok saymam. "İliklerime kadar titreten kocaman aşkını hissetmedim ben" dersem eğer, cehennemin gayyalarında bir ateşten köşk siparişi vermiş olurum kendime.

Hiç bir gerçekten sevdiğim yanıbaşımda değildi ben yavaş yavaş göçerken ahlak diyarından. Hepsine sitemim.

Hastalıkta sağlıkta, yoksullukta zenginlikle yanımda olmayana "Ömrüm" demem de yürektendi, içtendi.

Sabrın taşı beklediğimden cılızdı, kabul ediyorum. Aklımı geri de bıraktım derken kastettiğim gerçek akılsızlık değildi en başta. Vardığım "an"da akılsızlık çukurunda yalnız başınaydım elbette. Çukurdaki çöplük pisletirken içimi, takatim kalmamışken, salıvermiş olmakla övünecek değilim içimdeki öfkeyi. Öfkenin tutuşturduğu habis ruhum kirlendikçe kirlendi. Durmadan daha da çok kirlendi.

Kim içi irinle dolarken farkında olmaz ki. Farkındaydım elbette. Sözlükte karşılığı olmayan bir tembellikle yaptığım, kirlenmeyi beklemekti tepeden tırnağa. Yalnızlardan daha yalnız kalana kadar "kirlenen ben", "kirleten ben"e dönüşüvermişti işte.

Beynimde yanardağlar patlamasaydı mağmada ki kor ateşin tetiklemesiyle, kim bilir kaç yıl geçecekti kendimsiz, çaresiz pislik içinde.

Gözlerimin perdesi indiğinde artık, ne yalnızlık anlamlıydı ne de sitemkar olmak faydalı. Elimde, ağayımda, dilimde, kulağımda kalmamışsa bile kir, kirleten benden kaçar olmuştu ardımdan sağa sola salınan el. Sabah gelişler çelimsiz merhabalara, gidişler vedalaşmadan daha çok elvedalara dönüştü. Yolculuk dediğim, şehirler arası bavulsuz çabadan, kıtalar arası bir topyekun savaş anında 4 metrekare bir hücrede bekleyişe evrildi.

Artık zaman tek çareydi işte. Adına hicivler düzdüğüm zaman, heybetli bir güreşçi kadar güçlü, matadora koşan bir boğa kadar hırslı giriverdi hayatıma. Karşı konulamaz bir umut tohumu var olmasaydı beni var eden aşkın toprağında, mezar toprağını kucaklamak, anamın başımı okşaması kadar şefkatli gelirdi.

Yine yalnızmışım dediğine göre. İlk kez değil yalnızlığım ama ilk kez Himayalar'ın soğuk tepesinde tek başımayım. İlk kez dudaklarımdan dökülen, içimden çıkan sözler, rüzgarla boğuşarak koyboluyor duyulmadan.

Sığındığım bir dal düşmekte olan bedenime omuz versin.

"Ölümsüz ve daima diri Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et.Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter."(Furkan 58)

2009 Aralık - Deneme

Sevgilim

Category: ,

Tercüman olan Nazım Hikmet'ten...

Sevgilim yalan söylersem sana
Kopsun ve mahrum kalsın dilim
Seni seviyorum demek bahtiyarlığından

Sevgilim yalan yazarsam sana
Kurusun ve mahrum kalsın elim
Okşayabilmek saadetinden seni

Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
Ve göremesinler seni bir daha

Alexander Petrov

Category: ,

Yaratıcılık, sanat ve zeka kavramlarını bir arada görebildiğim bir eserle karşılaştığımda hayret ifadesi ile bakıp kıskançlığa benzer bir üslupla "vay be" diyorum her zaman ve bu eserin arkasında kimin-kimlerin olduğunu araştırmadan duramıyorum. Sanatla ya da sanatçı ile iç içe yaşamıyorsanız bile üzerine emek verilmiş ve çoğunlukla uzun yıllar unutulmamış-unutulmayacak işler sizi mutlaka bulur ve siz onu görür görmez mutlaka hayran kalırsınız.

Alexander Petrov'un eseri ile karşılaştığımda da hayranlık uyandırıcı bir sanatçıyı keşfettiğimi hemen anladım.

Petrov, Rus asıllı bir canlandırma yönetmeni. Sinema-TV bölümünden sonra Rus animatör Yuriy Norshteyn'in öğrencisi oldu. Mermaid isimli kısa film çalışmasının ardından Rusya'nın ilk geniş formatlı kısa filmi olan ve Ernest Hemingway'in ünlü romanı "The Old Man and The Sea" adlı eserinden uyarlanmış eserini hazırladı.

Petrov'u eşsiz kılan ise kısa filmleri için kullandığı teknik. Dünyada çok az sayıda insanın uzmanı olduğu bir tekniğe sahip sanatçı filmi 1997 yılında hazırlamaya başladı. 29.000 farklı karenin bir araya getirilmesi ile oluşan film 1999 yılında tamamlandı. Cam üzerine çizdiği resimleri parmaklarıyla pastel yağlı boya ile boyayan Petrov aynı zamanda her karesi yağlı boya tablosu olan bir şaheser ortaya çıkarmış oldu. Film 2000 yılında Oscar ödülüne layık görüldü. Çok sayıda aldığı ödül arasında bu ödülün kıymetinin Petrov için o kadar da önemli olmadığını söyleyebilirim. Sanatçı 2006 yılında da "My Love" adlı filmi ile Oscar'a aday gösterilmişti.

Petrov'u araştırırken bir reklam sektörü çalışanı olarak ilgimi çeken farklı bir çalışmasına ise Coca Cola'nın resmi internet sitesinde rastladım. 2001 yılında, İsveç asıllı Amerikalı Haddon Sundblom'un Coca Cola için yarattığı  Santa Claus'a 1962 farklı kareyi bir araya getirerek bir reklam filmi haline getiren Petrov, United Airlines için "Rose" isimli başka bir çalışmaya da imza atmış. (not : UA'nın animasyon serisi reklam filmlerine ayrıca göz atmanızı tavsiye ederim.)

Petrov'un Oscar ödüllü eşsiz çalışmasını seyretmek için tıklayınız.

Filmin yapım aşamasını seyretmek için tıklayınız.


coca-cola christmas - santa claus | izlesene.com

Related Posts with Thumbnails