Düşüncelerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşüncelerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Benim muz salyangozu kızım

Category:

Bu sabah iş yerine geldikten sonra kendimi bilgisayarımın başında bir salyangoz cinsini araştırırken buldum. O anlara kadar muz salyangozu cinsi hakkında hiç bir fikrim ve bilgim yoktu itiraf etmem gerekirse. Muz salyangozu cinsinin 3 türünden özellikle "Ariolimax californicus (Kaliforniya Muz Salyangozu)" olarak adlandırılan türü ilgimi çekti. Animal Planet kanalı açık bir TV ekranının yerine bilgisayarımın ekranında bu sarı yaratığı gördüğüm ilk an "boşver, uzak dur bu aşırı yapışkan salgı bırakarak dolaşan tuhaf hayvandan" dedim. Ama kendime rağmenliğim tuttu ve okumaya devam ettim.

Tür, Kaliforniya'da yaşayan ve salyangoz cinsleri arasında özellikle bıraktığı salgıyı kendisini savunmak içinde kullandığı yöntemlerle ayrışan bir canlı. Kendisini ısırmaya çalışan bir başka hayvanın çenesini bıraktığı salgıyla "süper" bir biçimde yapıştırabiliyor örneğin:)

Aslına bakarsanız, zoologların merak etmeyecekleri yönüyle ilgimi çektiğini söyleyebilirim bu salyangozun. Tarantino'nun mutlaka izlediğiniz 1994 yapımı Pulp Fiction adlı filminde, Vincent Vega karakteri ile rol alan Jhon Travolta'nın filmin bir bölümünde üzerine giydiği tshirtün önünde de yer alan bir logo konuya dair araştırma yapmama sebep oldu. Muz salyangozu, (Banana Slug) 1965'de kurulmuş Kaliforniya Santa Cruz Üniversitesi (University of California, Santa Cruz) 'nin maskotu ve sembolü. Bir üniversitenin böyle bir hayvanı kurumsal logosuna ve yıllarca kendisini tanımlayacak bir maskota çevirmesi hiç kolay alınmış bir karar gibi gelmedi bana. Zaten bu seçimi yaparken öğrencilerin çoğunluğu itiraz etmiş. Hayvanın bölgeye öz bir tür oluşu dışında diğer tür ve cinslerine göre üstünlükleri bu kararın alınabilmesinde etkili olmuş. O üniversitede okuyan öğrenciler kendilerine "sizler birer sümüklü böceksiniz" dendiğini düşünmüyorlar muhakkak. Güçlü ve farklı yönleriyle muz salyangozu kadar özel oldukları bakış açısıyla okuyorlar.

Sonra, ülkemizde kullanılan kurumsal (yalnızca üniversiteler değil) arma, logo, maskot ve sembolleri hatırladım. Eğer bir hayvan olacaksa bu çoğunlukla yılan, baykuş, kartal, şahin, aslan, at gibi hayvan ve türlerinden seçilmiş çoğunlukla. Elbette bu farklı coğrafyalarda da görebileceğimiz bir yaklaşım. Yalnızca ülkemize ait bir tutum değil ama bu tutumun tanımlanabilir bir toplumsal psikolojiden ileri geldiğini söylemek hatalı olmaz. (Çıkarımlar için iyi bir ölçek olmasa da bir istatistik vermek isterim. Google'da tırnak içinde yapılan "muz salyangozu" arama sonucu 58 adet -ki hiç biri bu hayvan hakkında size doyurucu bir bilgi sunmuyor-, "aslan" kelimesi arama sonucu ise 32.600.000 adet oldu.)

Evrimini "minik kuzu"dan, "aslan parçası"na (cinsiyetlere göre değişen söylemlerimiz var) doğru gerçekleştiren Türk insanı, genetik olarak kendisinde var olduğunu düşündüğü yırtıcılık, hoyratlık, delikanlılık, erkek gibilik v.b. kavramları gururla taşır ve anlatır. Kişisel gelişim üzerine yapılmış araştırmalar ve bu konuda geliştirilmiş teoriler ve hatta kanıtlanmış bilgiler genlerimizde var olan(!) hiç bir davranışı bizden uzaklaştırmaz.

Toplumların ve bireylerin genel yaklaşımlarının hangi evrim süreçlerinden geçtiğini de bizlerle paylaşan "Spiral dinamikler" teorisi gözlüğü ile konuya yaklaşmaya çabaladığımda ise şunları söyleyebiliyorum;

İnsanların gözlemlenebilen olduğundan daha çok gözlemlenemeyen davranışlarının olması, toplumun evrimsel olarak hangi "mem*"de olduğuna dair işaretleri gizleyemez. Toplum içerisinde farklı "mem"de olan bireyler, genel tutumu etkileme gücüne büyük çoğunlukla sahip değiller. Tüm bunlara rağmen evrensel evrim süreci devam eder ve içinde yaşadığımız toplum bireyleri ve yeni nesiller çeşitli etkileyenler yoluyla evrensel evrimin içerisinde konumlanmaya başlarlar. Örneğin; Dünyadaki genel yaklaşımın bireysellik-birey özgürlükleri olduğu bir dönemde, toplumsal-geleneksel değerleri ön planda tutan bir yaklaşımla yaşayan toplumlar olabilir ama o toplum içerisinde genel yaklaşımın etkileri, hatta çıktıları muhakkak görülecektir.

Çocuk sahibi birey olarak, kızımın "turkuaz mem"(değerler : küresel esneklik, küresel duyarlılık, karşılıklı bağımlılık, küresel bakış açısı, evrensel saygı ve hoşgörü, diyalog, empati, açıklık, değişim ve gelişime açıklık, çok kültürlülük, network) de bulunan bir birey olduğunu hissediyorum. Henüz çok küçük olması, evrim sürecinin daha çok başında olduğu anlamına gelmez. Hatta doğru şartlar oluştuğunda yeni "mem"lere çok daha hızlı adapte olabilecek dinamikleri de biriktirebilecektir. Kendimi daha çok "sarı mem" (değerler : Esneklik, dinamiklik, farklılıklara saygı, hoşgörü, kompleks düşünme, görecelilik, yeniliğe açıklık, değişim ve gelişim, ekolojik denge, sistem duyarlılığı, ikinci dereceden öğrenme) de tanımlıyorum. Yani henüz Hande Betül (kızım)'ün bulunduğu noktada değilim. İçinde yaşadığımız toplumun ise hangi "mem"de olduğunu sizin araştırmayı merak edeceğinizi umuyorum.

Muz salyangozu minik kızımın ve sizin kızlarınız ve oğullarınızın "aslan parçaları" da olarak çok mutlu olacaklarından eminim. Ama yine de "minik kuzu"larımıza muz salyangozunun da özelliklerini anlatmayı unutmayalım. En önemlisi ise, onların bizim çağımızda yaşamalarının değil, bizim onların çağında yaşayabilmemizin kıymetli olduğunu kendimize sürekli hatırlatalım.

Spiral dinamikler teorisi ile ilgili bu yazıda kullanılan kaynak için tıklayınız.

*Modelin temelinde MEM kavramı yatıyor. İlk kez biyolog Richard Dawkins tarafından ortaya atılan kavram, kültürel gelişim ve aktarımın temel birimini ifade ediyor. (kaynak : http://blog.milliyet.com.tr/spiral-dinamikler/Blog/?BlogNo=6777 )

Gün Doğmadan

Category:

Bakış açısını değiştirmek üzerine bir yazı yazmayı planlıyordum. Bakış açısını değiştirmek üzerine okuduğum çok sayıda kitabı, araştırmayı ve deneyimlerimi düşündüm. Kendimi başarılı bulduğum bir konuda yazı yazmanın zorluğu ile durdum.

Öncelikle aklıma gelen cümleler şunlar oldu;

"Tanıdığım tüm insanlar bakış açısını değiştirebilmenin hayatı daha konforlu hale dönüştüreceğini biliyor. İş, bakış açısını değiştirmeye geldiğinde ise çoğu bu çabanın zahmeti karşısında tembel yönünü devreye sokuyor diye hissediyorum."

Bakış açısını değiştirmek üzerine yazmaya başlayacağınız bir yazının bu cümlelerle başlaması önce mantıklı göründü fakat bakış açımı değiştirmem gerektiğine karar verdim ardından. Bakış açımı değiştirebildim mi bilmiyorum ama sonra aşağıdaki gibi yazmaya karar verdim. (Şu an başlıyorum, çünkü daha önce bir yerlere not alarak hazırlık yapmıyorum)

1995 yılının sonrasında olduğunu yeni farkettiğim bir yılda evde yalnızdım ve elime tv kumandasını alıp kanalları dolaşmaya başladım. Bir film kanalında durmaya karar verdim. Trende sohbet eden bir kız ve oğlan vardı filmde. Sohbet ediyorlardı. Aksiyon olmadığından sıkıcı bir filme denk geldiğimi düşündüm ama yeni başladığını farkettiğim için kanalı değiştirmedim. İki genç insanın sohbeti ilgi çekiciydi açıkcası. Bir sahnede Amerikalı genç adam, Fransız kıza, ertesi gün uçağı olduğunu ancak parası olmadığından Viyana'da 14 saat zaman geçireceğini söyleyerek kendisine eşlik etmesinden mutlu olacağını söyledi. Kız bu teklifi kabul etti ve Viyana sokakları, insanları arasında gün doğana kadar geçen saatler boyunca iki insanın yaşama dair bakış açılarını birbirlerine anlattıkları harika diyaloglar dinledim. Bu diyalogların bir film senaryosu olması yaratıcı ve güzeldi ama durağan bir film izliyordum. Viyana sokaklarında ki sahnelerde iki gencin birbirlerine yakınlaşıp sevişeceklerini düşündüm. Sevişme sahnesi en azından filme biraz hareket katabilirdi. Bu olmayacaksa bile birbirlerine sırılsıklam aşık olacaklar ve adamın evlilik teklifi ile son bulacaktı film. Ama saatler bittiğinde sadece ayrıldılar. -Aşk temasının varlığını kabul ediyorum-;)

Film bittiğinde kendime şunu sordum. Neden? Yani bir yönetmen ve ya yapımcı neden böyle bir film çekmiş olabilir. Para kazanmak için çalışan bu insanların, daha hareketli sahneler, korku faktörleri, heyecanlandırıcı anlar eklemeleri gerekmiyor muydu filmlerine? Biçim olarak baktığımda gördüğüm şu oldu; tren yolculuğunda tanışan iki insan sohbet ederken birden birlikte inmeye ve sabaha kadar sadece sohbet ederek vakit geçirmeye karar verirler. Amaç, Amerikalı adamın uçak saati gelene kadar oyalanmak. Gerçek şu ki o an aklıma yeni bir soru geldi ve filmin benim için anlamı değişti. Aynı şeyi yapabilir miyim? 

Yeni tanıştığım birisi bana hadi gel 14 saatini benimle geçir, sohbet edip, eğleniriz deseydi...tren yolculuğumu, ertesi günümü umursamadan "evet" der miydim? der miydiniz? Bu teklifi kadın adama, adam kadına, kadın kadına, erkek erkeğe yapabilir. "Evet" dememize engel olan onlarca zihin oyununu aşıp, kendimize rağmen "evet" diyebilir miyiz? Film bunu dert ediyor muydu bilmiyorum ama yönetmenin kesinlikle bu kadar düz, basit, sakin bir film çekmesinin durumun kendisinin sıradışılığı ile çok ilgisi vardı ve bu ilgi son derece özenle yerleştirilmişti akışa.

Bakış açımızı değiştirmediğimiz sürece "evet" diyebileceğimiz ve dediğimiz de hayatımızın fırsatı olabilecek ne kadar çok şeyi kaçırdığımızı biliyor muyuz? Bu kadar büyük sonuçlar sunmayacak olsa bile yaşamımızı daha anlamlı kılmak adına biriktirmemiz gereken "deneyimler"den kaçını yaşayamıyoruz. Böyle bakınca filmin kişisel hayatım için çok değerli bir deneyim olduğuna karar verdim.

Bu filmin adını henüz bugün öğrendim. Yıllar sonra :) Bu bir itiraf, evet. Filmi izlediğimde yaptığım sorgulamanın ardından filmi sinema değeri açısından hiç merak etmedim çünkü. Yıllar sonra bu yazıyı yazmak için "peki o filmin adı neydi" diye sordum kendime. Google'ı açıp arama yaptım. Arama yaparken şu cümleyi yazdım; "trende sohbet ederken trenden inmeye karar veren iki insan"

Sonuç olarak, filmin adına da, fragmanına da, oyuncularına da ulaştım. Filmin adı : Gün Doğmadan'dı.

Yorumlarınızı beklediğim bir soru

Category:

Bu gün ofisin terasında sohbet ederken aklımıza geliveren bir şey oldu. Aslında basit bir soru. Şöyle ki;

Büyük ya da küçük tüm reklam verenler, dünyanın her yerinde 1 yıl süre ile pazarlama iletişimi faaliyetlerini durdururlarsa ne olur? 

Elbette offline-online, yazılı-görsel v.b. tüm kullanımlarla birlikte eventler, mağaza içi uygulamalar v.b. işler de dahil. Yani "sıfır" harcama olması durumu tamamen.

National Geographic kanalında izleyeceğiniz bir belgesel olabilirdi bu konu. Daha önce "bir anda tüm insanlar yok olsa ne olurdu" gibi bir versiyon izlemiştik.

Reklam ve pazarlama faaliyetlerine bağlı çalışan medya ve reklam sektörünün hemen etkileneceği kesin bu durumdan. Ancak üzerine düşündükçe işin sadece sektörel bir çöküntüye sebep olmayacağını anlıyorsunuz. Durumun etkileri konusunda onlarca başlık sıralamaya başlıyor insan.

Bizim konuştuklarımızı burada yazmamaya karar verdim. Yönlendirmiş olmak ya da engellemiş olmak istemediğimden.

Eğer zaman ayırmış ve düşünmüşseniz bu yazının altına yorum olarak iletmenizi rica ederim.

Şimdiden teşekkür ederim.

Juan Carlos Aduviri

Category: , ,

Even The Rain Fragman | sinemalar.com

Bayram tatilinde İstanbul'da olarak, şehrin gerçekten yaşanabilir haliyle baş başa kalanlardanım. Evde ise yapılacak en güzel meşguliyet, film izlemek. Bir dostun tavsiyesi ise seyrettiğim filmin orjinal adı "Even the Rain". Türkçeye "Yağmuru bile" olarak çevrilmiş.

2010 yılı Fransız, İspanyol ve Meksika ortak yapımı film, medeniyetler yatağı Bolivya'da çekilmiş. Film, 2000 yılında bahçelerin şehri diye de anılan Cochabamba'da, su kaynaklarını özelleştirilmesi ve bu süreçte meydana gelen fiyat artışları ile birlikte yerel halkın su sıkıntısının yanında ekonomik olarak yaşadığı dar boğazı ve ortaya çıkan isyanı konu alıyor. Bu isyana tarihte ilk "Su Savaşları" da deniyor. Halkın taleplerinin kabulüyle son bulan bu iç isyanı, 500 yıl önce yaşanan ve Kristof Kolomb'un yerli halka uyguladığı acımasız politikaların etrafında dolaşan bir filmin çekim telaşı arasında izleyebiliyorsunuz. Temel insan hakları mücadelesi olarak görülmesi gereken Kristof Kolomb'un yerli halka karşı yaptırımları ile 20. Yüzyıl'da yaşadığımız sorunlar son derece iç içe ve kıyas edilebilir bir halde sunulmuş.

Filmde isyanın baş aktörlerinden ve aynı zamanda çekilmeye çalışılan film içindeki filmin de önemli oyuncularından birisi olan Daniel karakteri, etkileyici bulduğum oyunculuğu ile bu yazıyı yazmama vesile oldu. Gerçek adı Juan Carlos Aduviri (ek) olan oyuncunun üstlendiği iki farklı karakteri benzer bir ruh hali ile son derece etkileyici oynadığını ilk sahnelerde gözlemleyebildim. Aduviri, Bolivya'nın El Alto bölgesinde yaşayan yerli halktan birisi aslında. Kardeşi 8 yaşında ilk sinema filmi Rambo'ya götürdüğünde hangi mesleği yapacağına karar vermiş. 2006 yılına kadar sinema okulu bulunmayan El Alto'da aktör olmak için ciddi bir mücadele vermiş. Eğitimli ama tecrübesiz bir oyuncu olan Aduviri'nin halkının alkol, uyuşturucu, evsizlik ve çetelerle mücadele içinde olan fakirliğine de bir rol model olma sorumluluğunu üstlenmiş. Kişisel hayat mücadelesi ile olgunlaşan bir oyunculuğu filmde izlemek mümkün. Aduviri, rol yapmadığını, yaşadığı hayatın bir yansımasını izleyiciye sunduğunu apaçık belli ediyor. Bu da farkedilebilir derece de gözlemleniyor.

Bir filmde bile hiç tanımadığınız bir oyuncu, ne kadar profesyonel ve deneyimli olurlarsa olsunlar diğer bütün oyunculardan "en derinden arzulamış olmak" lüksüyle ayrışabiliyor. Kişisel deneyimlerim sonucunda gözlemim ise bunun yalnızca sahnelerde geçerli olmadığı yönünde. Hemen hemen her iş kolunda sürdürülebilir ve çok etkileyici bir başarı varsa arkasında daima "şiddetli arzu"nun olduğuna inanıyorum. Arzu, tutkudan daha farklı olarak, sabırlı, istikrarlı ve odaklı olarak çalışmayı anlatıyor bana.

Etrafınıza şöyle bir bakın ve o arzuyu hissettiğiniz insanları görün. Hikayesini merak etmeyi unutmayın! 
Ben öyle yapıyorum.

Ankara'da 3 yıl

Category: , , ,

Bugün çalıştığım kurum Nokta' nın Ankara ofisinde son mesai günüm. Profesyonel olarak Ankara'da geçirdiğim 3 yıl içerisinde neredeyse her hafta İstanbul'a giderek müşterilerimizle bir araya geldim ve Ankara'da konumlanmanın yaratabileceği dezavantajlara rağmen müşterilerimize bu dezavantajın ortaya çıkartabileceği hiç bir olumsuzluğu hissettirmemeye gayret ettim. Nokta' nın bu konuda var olan becerisini kişisel olarak pekiştirdiğime inanıyorum.

İstanbul merkezli bir sektör içerisinde Ankara'dan işleri yürütmenin "önemli deneyimler" anlamına geldiğini biliyorum. Ankara'nın bana öğrettiklerini biraz düşünmeye çalıştım ve şunlar aklıma geldi;

  • İşiniz için ihtiyacınız olmayan bilgiden/iletişimden uzak kalıyorsunuz. Bu zorunlu koşul, işinize daha çok konsantre olmanıza imkan sağlıyor.
  • Şirket içi organizasyonun verimliliğine zaman ayırabiliyorsunuz ve bu organizasyonun performansını diğer şirket organizasyonları ile kıyas edebilir halde oluyorsunuz.
  • İş geliştirme, planlama, strateji ve vizyon-misyon oluşturma gibi işlere daha kaliteli zaman ayırabiliyorsunuz. Çalışanların belirlenen stratejiye bağlılığını artırabilmek için gerekli ortamı yaratabiliyorsunuz.
  • Kısmen kişisel rekabetten uzak bir ortamda, egonuzdan uzaklaşarak, kendinizi geliştirmeniz gereken alanları tespit edebiliyor ve bu gelişme alanları için kişisel planlama yapabiliyorsunuz.
  • Zihninizi İstanbul'un sosyal-ekonomik şartlarının oluşturduğu olumsuz psikolojiden koruyabiliyorsunuz. Gelecekte atacağınız kişisel ve kurumsal adımlar konusunda dış etkenleri azaltarak düşünme fırsatınız oluyor.
  • Pazara olan mesafenin olumlu bir algıya nasıl dönüştürülebileceğini öğreniyorsunuz.
  • Müşterilerinizle bir araya gelişiniz için iyi hazırlanabiliyor ve birlikte olduğunuz zamanı en verimli şekilde kullanabiliyorsunuz. Çünkü kısıtlı bir zamanınız ve almanız gereken sonuçlarınız var.
  • Sektöre uzaktan bakabiliyor ve hangi konularda avantajlı olunabileceği/fark yaratılabileceği hakkında gözlem yapabilme yeteneğiniz oluşuyor.
  • Kişisel kariyeriniz için ihtiyaç duyduğunuz tüm bilgi ve becerinin kalıcı hale gelme ihtimalini artırıyorsunuz. Bu doğuştan gelen yetenekleriniz dahil her anlamda gelişmenizi mümkün kılıyor.
  • Profesyonel bir iş hayatı için bana sorarsanız öğrenilmesi gereken en önemli şeylerden birisi olan minimum kişisel tatmine rağmen maksimum verimle işinizi yapabilmek adına motivasyon oluşturabilmeyi öğreniyorsunuz.
Hızlıca aklıma gelen bu maddeler dışında da çok sayıda olumlu sonuç çıkartabileceğimi biliyorum. Elbette ki hepsi kişisel deneyimlerimle, kendimin çıkarımlarından ibaret. Bu olumlu sonuçların Ankara'da olmaktan daha çok işe nasıl baktığınızla ilgili olduğu da açık. Ankara koşullarında elde edilebilmesi daha kolay olan bu sonuçların hangi şehirde olursanız olun alınabilmesinin/yaşanabilmesinin mümkün olduğunu bilmem ise en değerli çıktı olarak cebime koyduğum bir kıymet. Bu, sistem kurabilir, yaratabilir olmak ve mevcut sistemleri değiştirebilmek gibi yetkinlikler geliştirmek için oldukça önemli bir değer.

Olumsuz maddeler yazmak isterdim ancak çoğunluğu kişisel alışkanlıklarım, arzularım, sosyal ihtiyaçlarım gibi başlıkların altında konumlandığından burada yazmayı uygun bulmadım. Tüm olumsuzlukları yukarı da yazdığım son olumlu madde içerisinde yer alan olumsuz bir cümlede toplayabilirim aslında. Minimum kişisel tatmin.

Yeniden merhaba İstanbul.

Electrolux: 43dB Symphony

Category: , ,


Marka, hedef kitle, strateji, pazarlama, yaratıcı fikir, zaman, planlama, iletişim, duygusal bağ, "media first" ve illa ki yaratıcı mecra kullanımı v.b. çok sayıda kavramın konuşulduğu, üzerinde "brain storming"ler yapılan bir sektörün çalışanı olarak, markanın hedef kitle seçmeyip, hedef kitle yarattığı, şaşırtıcı olabildiği, fikrin yaratıcılığı kadar uygulamanın ve planlamanın da doğru yapıldığı, duygusal pazarlama konusunda bir değer ortaya koyan, zaten yaratıcı çalışmaları gözümün önünde tutmayı önemsiyorum. Bu işin onlardan birisi olduğu muhakkak. Eminim izlediğiniz de siz de beğendiniz daha önce. -ya da şimdi.

Ancak bu blog yazısı için farklı nedenlerim de var. Şöyle ki;

Bu bloga yaklaşık 2,5 yıldır içerik girişi yapmıyordum. İş hayatının yoğun temposu, bedensel/zihinsel yorgunluk ve özel hayatın koşuşturması gibi başlıklar altında sürekli kendimi affettiğim bahanelerim oldu.

Çalışma hayatı, hobi olarak gördüğünüz ve aslında işinize önemli miktarda katkı sağlayan zihinsel faaliyetlerden sizi uzaklaştırdıkça gerçek anlamda verimli çalışmak için ihtiyaç duyduğunuz heyecan da azalmaya başlıyor. Bu farkındalığımın bir kaç yıldır içimi kemirdiğini itiraf etmeliyim. Daha fazla kemirmesine izin vermeyecek kadar da akıllı olduğumu kendime kanıtlamak istiyorum. 2013 yılı Temmuz ayında yaşadığım değişimlere, yeniden "bloglama"ya başlamayı da ekliyorum.

Diğer yandan, içinde bulunduğum sektörle ilgili sahip olduğum bilgileri zaman zaman paylaşma fırsatı bulduğum platformlar söz konusu olabilse de kişisel kariyerime de katkı sağladığına emin olduğum, özel ve genel konuşma alanlarında belki de paylaşmadığım deneyimlerimin/tecrübelerimin/fikirlerimin daha önce ki dönemlere nazaran çok daha anlaşılabilir/anlatılabilir ve faydalı bir hale geldiğini biliyorum. Bunları paylaşmanın daima yeni, farklı ve güncel geri dönüş alanları oluşturması ise en çok ilgilendiğim başlık. Bu durumun daha çok kişisel deneyim ve görüş aktarımı konusunda beni teşvik edeceğini varsayıyorum.

Daha hızlı olmanın şart olduğu yeni dünya düzeninde hızın zararlı yan etkilerinden nasıl kurtulabileceğimi de anlamaya çalışıyorum. Dün okuduğum bir makalenin özeti niteliğinde olan "hız için, ölç, motive ol/et ve örnek ol" cümlesi, hızın neleri doğru yapmanızla en faydalı hale getirilebileceğini de anlatıyor. Blog yazma sürecinin bu 3 iyileştirici unsuru sağlayabildiğini düşünüyorum.

Umarım, "okunmak için değil, kendin için yaz" kuralından uzaklaşmadan sürdürebileceğim bir paylaşma dönemine girebilirim.

Göreceğim:)

Marka : Electrolux
Ürün : Electrolux Ergothree
Ajans : tbwahakuhodo Japonya / http://www.tbwahakuhodo.co.jp
Müzik : Bizet - Carmen Overture
Konu : 43dB Ses düzeyini geçmeden Carmen'i çalmayı başarmak

Bu seferberliğe katılıyorum : Bilim Kahramanları

Category: ,

9-16 yaş arasında kahramanların dünyayı etkileyebilecek, değiştirebilecek ya da yeni bir dünya yaratabileceklerine inananların bir araya geldiği ve gönüllü katıldığı/desteklediği Bilim Kahramanları Derneği adını bir arkadaşım sayesinde duydum. Duyar duymaz merak ettim ve sonra araştırmaya başladım. Araştırmam çok derinleşmeden de Bilim Kahramanları' ndan bir şekilde bahsetmek istediğimi farkettim. Belki de yıllar sonra bu blogun "yayın" bölümünü açıp yazmaya karar verdim.

Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Habip'in meslek hanesinde "baba" yazıyor kendi ifadesiyle. Bu mesleğin yanında bankacılıkla uğraşıyor. Kişisel hikayesinden daha kıymetli olan ise bu hikaye içerisinde anlattığı Bilim Kahramanları bölümü.

Lütfen aşağıda yer alan TedxReset sunumunu izleyiniz ve destek olmak için ne yapmanız gerektiğini düşünmeye başlayın.

not : Bilim Kahramanları Turnuvası, dünyada FIRST® LEGO® Ligi ismiyle 1998'den beri yapılan bir etkinlik. Sadece geçtiğimiz yıl bu etkinliğe dünya genelinde 200.000 çocuk katılmış.



Facebook : https://www.facebook.com/bilimkahramanlari 
Youtube : http://www.youtube.com/user/bilimkahramanlari 
Twitter : https://twitter.com/BilimKahraman 

Ne biçimmişim ben

Category:

Bana bakmanın en kolay yolu arkanı dönmekti daima. Tercih ise hep yan masaya geçmek oldu. Her nevden damak tadı ile önüne sofra kurmuşken, "gönlü kırılmasınlar"la beni kandırıp, "ikramı zehirdir" dediklerimle geçirmekti zamanı maharet saydığın.

Bir odanın bilgisayarda açılan bir konuşma penceresinin görüntü alanında sevgi yaşamanın, kocaman bir dünyada yüzyüze yaşamaktan daha kolay olduğunu dile getirmemiş olmak, söylemediğin anlamı taşımıyordu hiç bir zaman. Dil dökerken, döktüğüm terden daha tuzlu gözyaşımla eteğinde, ağlayarakta olsa sessiz kalışların kabullenmek değil miydi haketmediğimizi.

Yolculuk denen, arada bir çıkılan bavulsuz kaçışların "normali böyledir"iydi bal kabağına dönüşecekmiş gibi hep tam saatinde yapılan vedalar. İnkar olur elbette sabah, yüreğini yakalayabilmek için avuçların havada zıplayarak gelişleri unutmam. Ne vakit ardıma baksam gördüğüm iki yana salınan avuç içini de yok saymam. "İliklerime kadar titreten kocaman aşkını hissetmedim ben" dersem eğer, cehennemin gayyalarında bir ateşten köşk siparişi vermiş olurum kendime.

Hiç bir gerçekten sevdiğim yanıbaşımda değildi ben yavaş yavaş göçerken ahlak diyarından. Hepsine sitemim.

Hastalıkta sağlıkta, yoksullukta zenginlikle yanımda olmayana "Ömrüm" demem de yürektendi, içtendi.

Sabrın taşı beklediğimden cılızdı, kabul ediyorum. Aklımı geri de bıraktım derken kastettiğim gerçek akılsızlık değildi en başta. Vardığım "an"da akılsızlık çukurunda yalnız başınaydım elbette. Çukurdaki çöplük pisletirken içimi, takatim kalmamışken, salıvermiş olmakla övünecek değilim içimdeki öfkeyi. Öfkenin tutuşturduğu habis ruhum kirlendikçe kirlendi. Durmadan daha da çok kirlendi.

Kim içi irinle dolarken farkında olmaz ki. Farkındaydım elbette. Sözlükte karşılığı olmayan bir tembellikle yaptığım, kirlenmeyi beklemekti tepeden tırnağa. Yalnızlardan daha yalnız kalana kadar "kirlenen ben", "kirleten ben"e dönüşüvermişti işte.

Beynimde yanardağlar patlamasaydı mağmada ki kor ateşin tetiklemesiyle, kim bilir kaç yıl geçecekti kendimsiz, çaresiz pislik içinde.

Gözlerimin perdesi indiğinde artık, ne yalnızlık anlamlıydı ne de sitemkar olmak faydalı. Elimde, ağayımda, dilimde, kulağımda kalmamışsa bile kir, kirleten benden kaçar olmuştu ardımdan sağa sola salınan el. Sabah gelişler çelimsiz merhabalara, gidişler vedalaşmadan daha çok elvedalara dönüştü. Yolculuk dediğim, şehirler arası bavulsuz çabadan, kıtalar arası bir topyekun savaş anında 4 metrekare bir hücrede bekleyişe evrildi.

Artık zaman tek çareydi işte. Adına hicivler düzdüğüm zaman, heybetli bir güreşçi kadar güçlü, matadora koşan bir boğa kadar hırslı giriverdi hayatıma. Karşı konulamaz bir umut tohumu var olmasaydı beni var eden aşkın toprağında, mezar toprağını kucaklamak, anamın başımı okşaması kadar şefkatli gelirdi.

Yine yalnızmışım dediğine göre. İlk kez değil yalnızlığım ama ilk kez Himayalar'ın soğuk tepesinde tek başımayım. İlk kez dudaklarımdan dökülen, içimden çıkan sözler, rüzgarla boğuşarak koyboluyor duyulmadan.

Sığındığım bir dal düşmekte olan bedenime omuz versin.

"Ölümsüz ve daima diri Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et.Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter."(Furkan 58)

2009 Aralık - Deneme

Prolog

Category:

İnsan iki yoldan birini seçebilir:

İnşa etmek ya da toprağı ekmek.

İnşa etmeyi seçenlerin işi yıllarca sürebilir, ama günün birinde yaptıkları İnşaat biter. O zaman kendilerini kendi ördükleri duvarların içine hapsettiklerini görürler. İnşaat durunca yaşam anlamını yitirir.

Diğerleri ise toprağı ekerler. Fırtınalara, mevsimlerin getirdiği bütün çetin koşullara göğüs gererler ve hemen hemen hiç dinlenmezler. Ama yapının tersine, bahçenin gelişip büyümesi hiç bitmez. Bahçe, bahçıvanın sürekli ilgisini, dikkatini, bakımını gerektirirken bir yandan da yaşamını büyük bir serüvene dönüştürür.

Bahçıvanlar her zaman birbirlerini tanırlar; çünkü her bitkinin tarihçesinde bütün Dünya’nın gelişiminin yattığını bilirler.

Brida S.14 - Prolog / Paulo Coelho

Bir sosyal medya projesi : Lezzetin Tarifi

Category: , , , ,

Bu yılın başında "Sosyal Medya Hakkında Görüşlerim : Karar Sizin" isimli bir içerik girmiştik blogumuza.

Ocak ayında yazdığım bu yazının sosyal medyanın kullanımına ilişkin kişisel görüşlerimi içerdiğini hatırlatmak isterim. Yazının sonunda ise o dönem henüz planlama aşamasında olan ve görüşlerimi destekleyecek bir sosyal medya projesini tamamladıktan sonra burada verilerini paylaşarak aktaracağımı ifade ve ima etmiştim.

Bu çalışma, Lay's markası için Wanda Digital ve Virgül'ün iş birliği ile ortaya koyulan Lezzetin Tarifi adlı projeydi.

Öncelikle projenin planlaması hakkında bilgi vermek isterim.

Lezzetin Tarifi, Lay's ile yapılabilecek yemek tariflerinin bir blog üzerinden ziyaretçilerle paylaşıldığı bir projedir. Tarifler ünlü aşçı Eyüp Kemal Sevinç'e ait. Proje için Blogcu.com sitesi alt yapısı ile bir blog hazırlandı. Amaca uygun olarak çok fazla detay içermeyen, sade bir tasarımla hazırlanan blog 24 Mart tarihinde online oldu. Blog yazarlarından girilmiş olan içerikleri ya da kendi ürettikleri tarifleri bloglarında yayınlamaları istendi. Bunu yapan blog yazarları arasında içeriği en çok beğenilen 50 yazara sembolik olarak ödüller verildi.

Facebook, Twitter ve diğer mecraların hedef alınmadığı, yalnızca Blogcu.com üyesi blog yazarlarının katılması hedeflenen yarışma için Blogcu.com'un kampanya için merkez seçilmesinin sebepleri arasında Türkiye'nin en çok ziyaret edilen sitelerinden birisi olması (Ocak 2010 iab ölçümlerinde reach' e göre 1. sırada, tekil ziyaretçiye göre 4. sırada yer alıyor), 1 milyonun üzerinde blog yazarının bu site alt yapısını kullanıyor olması, kampanya bloguna girilen her içeriğin anında tüm blog yazarlarının takip alanında görüntülenebiliyor olması gibi başlıkları sayabiliriz.

Ayrıca Blogcu.com sitesi, kadın hedef kitlenin Türkiye'de en çok ziyaret ettiği 6. site durumunda. Bu tarz bir kampanyayı yapabileceğiniz siteler sıralamasında ise 2. sırada yer alıyor.
Lezzetin Tarifi yarışmasına katılmış her blog yazarı kimseyle iletişime geçmeden kendi bloglarında içeriklerini paylaştılar. Paylaşılmış tüm içerikler kendileri ile iletişime geçilmeden marka blogunun kontrol panelinde anında görüntülendi ve yarışmaya uygun bulunan içerikler onaylanarak marka için açılan bir kanalda ayrıca görüntülendi.

24 Mart - 17 Mayıs tarihleri arasında alınan istatistikler ise şu şekilde;

Blogcu.com üzerinde en çok ziyaret edilen 11. blog : www.lezzetintarifi.blogspot.com

Lezzetin Tarifi blogu tekil ziyaretçi sayısı : 465.000

Lezzetin Tarifi içeriklerinin blog yazarlarının takip alanlarında görüntülenme sayısı : 157.000

İçeriklerin portal ve kanallar sayfalarında görüntülenme ve tıklanma sayısı : 2.139.000 / 65.0000

İçeriklerin "beğen"ilme sayısı : 3.950

İçerikler hakkında blog ve stream alanında yapılan yorum sayısı : 652

Yarışma için paylaşılan içerik sayısı : 233

Bu istatistikler dışında; içeriklerin sosyal medyada paylaşılma sayısı, 233 içeriğin farklı bloglarda ayrıca görüntülenme sayısı, o alanlarda yapılan yorum ve beğenilme sayıları v.b. istatistiklerde "real time" olarak izlenebiliyor.

Bu proje aynı zamanda sosyal medya paylaşımlarını amaçlayabilir, blogspot ve wordpress gibi farklı blog tabanlarını kullanan yazarlarında katılabileceği bir versiyonla da çalışabilirdi. Ancak bu yol tercih edilmedi.

Önemli olan çalışmanın istatistikleri değil aslında. Önemli olan, bu iletişim için hiç bir manuel işlemin (içeriklerin girilmesi dışında) gerçekleştirilmemiş olması ve tek merkezden yapılan bir iletişimle mümkün olduğunca fazla blog yazarına ulaşılmış ve onlarla iletişim kurulmadan yarışmaya katılmalarının sağlanmış olmasıdır. En önemli konu ise yapılan her aksiyonun anında takip edilmesi ve istatistik olarak sunulabilir hale getirilebilmesidir.

Lay's için yapılan bu çalışmanın bitmesine yaklaştık. Bu çalışma bundan sonra yapılacak projeler için önemli bir referans olduğu gibi geliştirilmesi gerekli olan tüm alanlarında tespit edilmesine imkan sağlamıştır.

Sosyal Medya iletişimlerinde insan unsurunu en aza indirip, mümkün olduğunca çok kişiye ulaşmak ve ulaşılan her kişi ile girilen etkileşimin ölçülebilir olması gereklidir. Aksi durumda sosyal medya iletisi gerçekleştirmiş olabiliriz.

Lay's çalışması istatistikleri ile başarılı ya da başarısız olmuştur. Ancak uygulama biçimi ve iş planı ile çok başarılıdır.

Lay's, Wanda Digital ve Virgül çok değerli bir case'i tamamladılar.

Karar sizin:)

Her yıl 200.000 kişi kalp krizinden ölüyor

Category: , ,

Bu içeriği girmeye karar verdiğimde yazının bir reklam kampanyası içeriğine sahip olacağını tasarlamıştım. Ancak yapılan iş o kadar önemli bir konu hakkında "farkındalık" yaratmak için hazırlanmıştı ki tüm içeriği değiştirmek zorunda kaldım.

American Heart Association - Amerikan Kalp Vakfı - eğer kalp krizi geçiren birisinin yanındaysanız ilk müdahele konusunda korkulmaması gerektiğini aktarmak için bir tanıtım kampanyası planladı. Bu kampanya için kamu hizmeti içerikli reklam kampanyaları için çalışan AD Council ile birlikte TV, Outdoor ve internet üzerinde tanıtıcı çalışmalar gerçekleştirildi.

"Two steps to save a life" sloganıyla yola çıkılan kampanyada "Hands can do incredible things" söylemiyle bir interaktif platformu hazırlandı. Hands Symphony isimli web sitesi Gothaminc, ID Corp ve Mophonics ajanslarının ortaya çıkardıkları kampanyanın internet platformu oldu. Video ve ses kayıtları ile oluşturan el hareketlerini kontrol ederek kendi "symphony"nizi yaratabiliyor ve paylaşabiliyorsunuz. Ellerimizin ne kadar marifetli olduğunu anlatmalarının sebebi ise kalp krizi geçiren bir kişiye hızlı müdahele etmek için ellerimizi kullanmakta acele etmemiz gerektiğini anlatmak.

Bu başarılı çalışmayı görür görmez kalp krizi ile ilgili bir araştırma yapmak ihtiyacı hissettim.

Ülkemizde kalp krizi sebebiyle ölen her yıl 200.000 kişi bulunuyor. Çoğunlukla futbol sahasında ölen bir futbolcu haberiyle veya bir yakınımızın başına gelmesi ile andığımız kalp krizi ya da enfarktüs, kalbin koroner arterlerinde gerçekleşen bir bozukluk sonrası meydana gelen yetersizlik sonucu şiddetli göğüs ağrısıyla ortaya çıkan ve ölümle sonuçlanması olası fizyolojik duruma deniyor.

Dünyada en başta gelen ölüm sebeplerinden birisi olarak bilinen rahatsızlığın belirtileri ise şunlar;

* Göğüste tam yeri belli olmayan sıkışma hissi veren bir ağrı olur.
* Bu ağrı sol kola ve çeneye doğru yayılır
* Ağrı hareket etmekle artar, dinlenirken azalır, fakat geçmez. Ağrı yarım saatten uzun sürer.
* Ağrıyla birlikte soğuk soğuk terleme ve mide bulantısı vardır.
* Nefes darlığı olur.

Kalp krizi geçirme riskini artıran faktörlerin başlıcaları ise şöyle;

* Sigara içmek
* Kan lipidlerinin (kolesterol, trigliserid) düzensiz olması
* Diyabet Hastalığı
* Obezite
* 65 yaşını geçmiş olmak

Eğer yalnız başınıza iseniz;

Derhal bir yere oturup dinleniniz ve hemen bir sağlık kuruluşuna ulaşmaya çalışınız. Dışarıdaysanız cep telefonuyla yardım isteyiniz. Kesinlikle yürümeye veya merdiven çıkmaya devam etmeyiniz. Çünkü aktiviteye devam etmek zaten oksijen alamayan kalbinizin oksijen talebini daha da artıracaktır.

Not : Son zamanlarda kalp krizi geçirildiğinin anlaşılması halinde bir-iki defa kuvvetlice öksürerek krizde oluşan ritm bozukluğunun düzeltilebileceğini ileri süren yayımlar çıkmıştır, ancak böyle bir yaklaşımın etkinliği henüz tam olarak kanıtlanamamıştır.

Konu hakkında lütfen daha fazla bilgi edinin. İnternet siteleri, doktorunuz ve bu rahatsızlığı geçirmiş olan yakınlarınızdan bilgi edinmemiz kolay.

Göz atmak isterseniz

Hands Symphony Case Study
Kampanya içerikleri
Kalp krizi nedir? Nasıl korunuruz?
Kalp krizi geçirme riskiniz yüzde kaç?
Kalp krizi

Lütfen yorumlarınızda konuyla ilgili olarak bilgilendirici içeriğe yer veriniz.

Kişisel belgesel

Category: , , ,



İnsanların fikirlerini paylaşmaları ve tartışmaları amaçlanan forum siteleri oldukça fazla ziyaret alan ve kullanıcısı olan platformlar. Ateist forum ise bunlardan birisi. Bu forumun üyeleri arasında bulunan Nurettin Dilek (Kabeimami), forum sitesinde diğer üyelerle yaptığı tartışmada verdiği sözü turarak kişisel bir belgesel çekmiş 5 ay önce.

"Bizde yalan yok. Evrim kitabını da yaratılış kitabını da tüm kitaplarımızı da kedimizi, hatta mandaları bile gösterdik.Bahçemizi gösterdik. Yetiştirdiğimiz meyve ve sebzeleri de gösterdik. Kara kediyi bile gösterdik." cümlelerinin yer aldığı bir metinle forumda videoyu yayınlamış. Vimeo'daki sayfasına gelen yorumlar ve sorulara yanıtı ise şöyle olmuş;

"Ateist bir sitenin, kurucusu ve yöneticisi "Müslüman okumaz, cahildir okumak yazmak bilmez, çalışmaz cam kenarında oturup tesbih çeker" dedi. Ben de bir müslüman olarak bu videoyu çektim ve o ateist siteye koydum."

Bu belgesel tadındaki amatör çalışmayı çok defa izledim. İlk önce gülerek karşıladığım bu videonun sonradan samimi bir adamın dürüst bir uğraşı olarak görülmesi gerektiğine karar verdim. Dahası herkesin kişisel belgeselini çekmesinin ne kadar güzel olabileceğini düşündüm.

Nurettin Dilek'in Kütahyalı samimi bir köy insanı. Çekim yaptığı yer ailesi ile birlikte yaşadığı mutevazı evi. Muhtemelen ailesinin geçimini sağladığı bahçesi, hayvanları onun için çok değerli. Okumayı çok sevdiği de derme çatma kütüphanesinde görülen tıka basa yerleştirilmiş kitaplardan belli.

Dilek, sadece evini, bahçesini, hayvanlarını ve kitaplarını tanıtmakla kalmayıp aynı zaman Kütahya hakkında da bilgi vermeye gayret etmiş çekimlerinde.

Nurettin Dilek kendisini ve yaşamını tanıtmak için en kestirme yolu da seçmiş bu videoyu yayınlayarak.

Forum sitesinde IFeelGoog takma isimli bir kullanıcı bu video yayınlandığın da forum sitesinde şöyle bir yorum yapmış,

"Valla helal olsun. Tuttun sözünü.. Bahçeniz inanılmaz güzelmiş.. Meyve ağaçlarında gözüm kaldı. En çok armut ağacında... Onun çiçeğinin kokusu çok güzelmiş...

Kitaplarını da tanıtmışsın söz verdiğin gibi. Oğuz belgeseli sonuna dek izlemeli.
Özenle giyinmen de (takım elbise-kravat) izleyenlere -ki bu forum üyeleri oluyor onlar- ve yaptığın işe saygı duyup ciddiye aldığını gösteriyor.

Tebrik ederim. Gerçekten üşenmeyip tek tek anlatmışsın, köyünü, bahçeni, hayvanlarını ve evini de bizimle paylaşmış, tanıtmışsın.

Bir amatör için çok özenli ve düzenli bir iş çıkarmışsın.

Araya camiyi sıkıştırmasan da olurdu diyesim geldi ama, sen yobaz müslümandın. Onu da unutmamak lazım.

Meşhur sinirli babanı da çekeydin keşke...
"

Bu samimi yorumu da konuya karşı forum üyelerinin tepkisini göstermek açısından değerli gördüm.

Sosyal Medya Hakkındaki Görüşlerim : Karar Sizin

Category: ,

Google'da yapacağınız basit bir araştırma sonrasında sosyal medya kavramının tanım karşılığının ne olduğunu öğrenmemiz son derece kolay. Hatta konuyla yerli ve yabancı çok sayıda kaynağa, makaleye ulaşarak tanımın algılanışı ile ilgili olarak da çok fazla fikir sahibi olmamız mümkün görünüyor. İngilizce yazarak arama yaptığınızda 206 milyon, türkçe yazarak arama yaptığınızda da 6.2 milyon sonuca ulaşabilirsiniz.

Wikipedia'nın türkçe sayfasında sosyal medya tanımı ilk cümlede "zaman ve mekan sınırlaması olmadan (mobil tabanlı), paylaşımın, tartışmanın esas olduğu bir insanî iletişim şeklidir." olarak ifade edilmiş. Bu tanım diğer yapılmış tüm tanımların ve bu yazının tabanını teşkil ediyor sayılır. Ancak tanım yalnızca soru-cevap-tartışma içeriğinin sosyal medyayı yarattığını ifade ediyor. Buna video, fotoğraf, bilgi, ürün ve hizmet paylaşımının da yapıldığı mecraları da ekleyerek tanımı daha da genişletmek istiyorum.

Bu noktada kendi tanımım şu olacak; Sosyal medya zaman ve mekan sınırlaması olmadan, mobil tabanlı teknolojilerin ve internet teknolojisinin sağladığı imkanlara dayalı, tüm paylaşımların kişiler tarafından yapıldığı ve tüm faydanın kişilere yönelik olduğu ancak aynı zamanda kişilerle birlikte kurumlarında yer aldığı hızlı bir iletişim, hizmet ve pazarlama alanıdır.

Tanım karmaşası içerisinde zaman kaybetmeden, günümüz reklam ve pazarlama dünyasında sosyal medyanın algılanışı, kullanılışı üzerinde durmaya ve sosyal medyanın pazarlama iletişimindeki yerini anlamaya yoğunlaşmayı tercih edeceğim. Ayrıca sosyal medyanın günümüz imkanlarında nasıl kullanılmasının gerektiğine dair fikirlerimi ekleyeceğim. Yazının yalnızca Türkiye'de yapılan uygulamalara dair olduğunu da hatırlatmak isterim.

Sosyal medyanın markalar (aslında markalar için çalışan ajanslar) tarafından keşfedilmesini sağlayan sürecin özellikle ülkemizde yurt dışı kaynaklı başarılı pazarlama uygulamalarının duyulması ve Obama'nın başkanlık seçimlerinde sosyal medyayı kullanması üzerine geniş kitlelerce konunun algılandığının sanılması ile başladığını düşünüyorum. Bu süreç, ajansların o güne kadar internet üzerinde yapılan reklam uygulamaları için ayrılan bütçelerin karşılığının beklenen başarıyı getirmemesi ve yenilikçi olma hırsı ile daha da hızlandı.

Özellikle, Twitter ve Youtube gibi mecraların yurt dışında yapılan başarılı uygulamaların önemli araçları olarak kullanılması ve hemen ardından Facebook'un Türkiye'de çok sayıda kullanıcıya ulaşarak sosyal medya için çok değerli bir mecraya dönüşmesi işleri kolaylaştırdı. Bunlara Friendfeed'in de eklenmesi markaların henüz anlayamadıkları ve ajansların onlar adına yönetilmesi gerektiğini düşündükleri 4 mecranın "sosyal medya" olarak tanımlanmasını sağladı.

Sosyal medya mecralarının özellikle bu 3 (Youtube'u konu dışında tutarak devam edeceğim çünkü Youtube alanında yapılan Türkiye merkezli, özellikli bir çalışma henüz bilmiyorum) araçla sınırlıymış gibi durması konusu yakın geçmişten itibaren de tartışılmaya başlandı. Halbuki gözlerini "yurtdışında neler oluyor"a çevirmiş ajans yöneticilerinin, çalışanlarının ve internet konusunda araştırma yapan danışmanların herkesten önce bu mecraları keşfetmiş ve kullanıcı olarak çok sevmiş olmalarının sorunun cevabı olduğu neredeyse açık.

Tüm bu mecralara kimsenin kayıtsız kalamayacağı bloglarında eklenmesi alanı çok genişletmiş gibi göründü. Blog yazarlarına ise ulaşmak çok zahmetli sayılmıyordu çünkü sosyal medya mecralarını (yukarıda saydığım 3 mecra) öncelikle yazarlar kullanıyor sanılıyordu.

Konu markaları ikna etmeye geldiğinde ise bu çok zor bir iş olarak görülmedi. Çoğunlukla konuya uzak marka yöneticileri yurt dışı başarı öyküleri, abartılmış rakamlar ve beklentilerle birlikte düşük maliyetlerle kolayca ve kibarca ikna edilebiliyorlardı.

Aşağı yukarı bu şekilde ilerleyen sürecin sonunda yapılan kampanyaların başarılı olanları işin sahiplerini memnun etti. Başarılı olarak anılan ancak aslında olması gerektiği kadar başarı getirmemiş olanlar ise sosyal medya kazaları olarak anılmakla kaldılar. Bu noktada "sosyal medyayı kullanacaksın ama herkes gibi değil, bu işin başarılı olması için şu şu şu gerekli" cümleleri ortaya çıkmaya başladı. Sunumlar hazırlandı, araştırmalar farklılaştırıldı ve karara varmaya çalışıldı.

Aslında yapılan uygulamalar şunlardı; Öncelikle yapılacak kampanya ile ilgili bir mikro site yapıldı. Bu mikro siteyi duyurmak için çoğu zaman yapıldığı üzere bir medya planlama ajansı "banner" kampanyası için planlama ve satın alma gerçekleştirdi. İşi yapan digital ajans veya sosyal medya ajansı Facebook, twitter ve friendfeed'de kampanya için hesap açtı. Kampanya iletişimi için bir jnr. çalışan masanın başına geçti ve bu hesapları kullanarak "duyuru" niteliğinde içerikler girmeye başladı. Ayrıca friendfeed'den belirlenmiş olan blog yazarları ile iletişime geçildi. Yazarlar davet edildi, yazı yazmaları rica edildi, ürün gönderebilmek için adresleri istendi v.s.

Mikro site'nin kaç ziyaretçi aldığı, ortalama sitede kalış süreleri, bannerların yayınlandığı alan performansları her zaman olduğu gibi raporlandı. Aynı zamanda sosyal mecralarda girilmiş içeriklere kaç kişinin yorum yazdığı, kaç kişinin "beğen" butonuna tıkladığı ve belirlenmiş az sayıda blog yazarının kaçının davete icabet ettiği, kaçına ürün gönderildiği ve kaçının içerik olarak blogunda konuya yer verdiği raporlanabildi. Eğer alınabildiyse, blog yazarlarının bloglarında yayınladığı içeriklerin ne kadar kişi tarafından görüntülendiği de raporlanabilmiş olabilir.

Bu uygulamanın çeşitlendiğini, geliştirilmiş örneklerin var olduğunu biliyorum. Markalarının mecralarda daha uzun süreli iletişim için konumlanma çabasında olduğunu da görüyorum. Açıkcası son zamanlarda mecra bazlı bazı güzel uygulamaları da seyrediyorum.

Öncelikle kampanya bazlı olduğunu varsaydığım bu kurguda mikro sitenin, sosyal medya mecralarının kullanımının, blogların ve viral video (son dönemlerde popüler olan bu uygulamayı da şimdi dahil edersek) yayılım strajesinin (var mı böyle bir strateji çok emin değilim) birbirinden kopuk, sonuçları tam olarak hesaplanamaz, kişisel çabalarla çok zaman harcanarak yapılan manuel iletişim metotları gerektiren bir modeli ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.

Bu tespitlerin ardından sosyal medya kullanımı konusunda deneyimlerim, gözlemlerim ve araştırmalarım sonucunda "peki nasıl yapılmalı?" sorusunun cevabını bulmaya çalışacağım.

Öncelikle bir mikro site kurusu ile birlikte mikro siteye adapte edilmiş bir kampanya blogu hazırlamak gerekiyor. Bu sayede kampanya kendisine ait bir sosyal medya iletişim aracını da yaratmış oluyor. Bu araç kampanyanın sosyal medya iletişimi adına bir merkez üst olarak konumlandırılmalı. Bu bloga girilecek içerikler anında kampanyaya ait sosyal medya mecralarında ve daha önce seçilmemiş mümkünse ulaşılabilecek tüm blog yazarlarının var olduğu blog uzayında görüntülenebilir olmalıdır. En azından bu uzayda ulaşılabilecek tüm blog yazarlarına ulaşmanın yolları aranmalıdır ki vardır. Bu sayede mikro site üzerinden markanın belirleyeceği ajansı tarafından yönetilecek içerik paylaşma süresi sonunda kaç blogcuya ulaşılacağı minimum değerde projenin başında tespit edilmiş olacaktır. Bu rakamın Türkiye şartlarında bile yüzbinlerle ifade edilmesi mümkün. Bu blog yazarlarının kendileri ile paylaşılmış bu içerikle olan etkileşimini de anında almak mümkün. Hatta daha önce hiç bir yerde rastlamadığınız bir blogun, markanızın kampanyası ile ilgili olarak bir içerik ürettiğinde bundan anında haberdar olmanızda mümkün. Daha da önemlisi yayınlanan içeriğin kaç kişi tarafından görüntülendiğini de anında öğrenmeniz mümkün.

Bu kurguda yapılması planlanan iletişim tek noktadan, tek hareketle otomatik olarak gerçekleşmekte. Aynı zamanda iletişim sonucunda yaratılmış değeri an be an takip etmek ve optimizasyon yaparak başarı olarak hedeflenen değerlere ulaşmakta kolay. En önemlisi, henüz kampanya planlama aşamasında sosyal medya iletişimin hangi araçlarla, ne kadar süre, ne zaman, hangi yoğunlukta, ne tür içeriklerle yapılacağını belirlemek ve bir standart plan oluşturmakta büyük bir avantaj sağlıyor.

Elbette bu aktardığım yapının kurgusu çok fazla da detay içeriyor. Ancak bu detayları yazmak yerine bir kampanya örneğinden sonra aktarmam çok daha uygun görünüyor.

Konsantre Ariel reklamlarında Derya Baykal'ın her gün söylediği gibi. "Karar sizin"

not : Görselleri büyütmek zorunda kalacağınız için üzgünüm.

Kağıttan uçak yaptım.

Category:

....Boş sayfalara ne yazılır bilmiyorum. Öğrenmekte istemedim hiç. Kitapları cümlelerle dolduranlara da hayranlıkla bakmadım. İnsanın yazmak için bir hikayeye ihtiyaç duyduğunu da düşünmüyorum. İnsanın yaşamak için ihtiyaç duyduklarını yazmasını da anlamıyorum. Boş kağıtlar boş kalmalı.

Boş kağıt demişken kağıttan uçak yapma sanatı konusunda ki uzmanlığıma da değinmeden geçemeyeceğim. Dünya rekoru 22 saniyenin üzerindeymiş bir kağıttan uçağın havada kalma süresi itibariyle. Ben 10 saniye süre havada kalabilen uçak yapabiliyorum. Sanıyorum bu konuda çok fazla insandan daha iyi olduğumu kanıtlıyordur bu.

Kanıt demişken kanıtlamak istediğim bir başka şey daha aklıma geliverdi birden. Kuşlar kanatları olduğu için değil, uçmak zorunda olduklarını anladıkları için uçarlar. Bu sebeple doğar doğmaz uçabilecekleri halde uçamazlar. Ne zaman ki açlıklarını gidermek için uçmaları gerektiğinin farkına farırlar o zaman uçarlar. Kanatları onlara sadece ihtiyaç duydukları anda yardım edebilir. Ve bir kere uçmayı başardıklarında artık hep uçarlar.

Uçmak demişken aklıma benim ilk uçma deneyimim geldi. "Check in" için sırada beklerken ellerimin ne kadar çok terlediğini ve bu deneyimi daha önce yaşamadığım için yukarıda olma hissinin neye benzeyeceğini tanımlayamadığım o anlar. İçimden sürekli uçmama gerek yok, gideceğim yere karadan da varabilirim diyordum. Ama diğer yandan da bu deneyimi yaşamak için kendimi zorluyordum. Uçacaktım. Ne pahasına olursa olsun uçmalıydım. Uçtum. Kendimle savaşımı kazandım.


Kendimle savaşım demişken başka bir savaş akılma geldi hemen. İnsanın yaşamak için verdiği savaş. Kim bilir kaç cephede sürdürdüğü savaş...Kendi iradesi ve kararı olmadan geldiği dünyada önüne konulanlarla, önünde olması gerekenlere duyduğu arzuyla, önünde olmasını istediklerinin başka diğer insanların önünde olmasıyla yaşadığı dramatik kıskançlıkla, etrafını saran kendisinin istemediği kurallar ve sunulanlarla çelişen iç dünyasıyla, belli belirsiz gördüğü hayallerin gerçek olması için girdiği yolla...Bu savaş için açılan cephe sayısını söylemek çok zor. Aslında kısacık ömrü için bu kadar uzun uzadıya düşünmekten vazgeçerek var olmasıyla olmaması arasında ki tek farkın “ego” su olduğunu bilse insan, kuşandığı ve taşımak zorunda kaldığı onlarca silahı bir kenara atıp rahatlayacak.

Silah demişken aklıma bir filmde gördüğüm keskin nişancı geldi. Kilometrelerce öteden, rüzgarın yön ve hızını da hesaba katarak kimsenin vuramayacağı hedefleri hatasız vurabiliyordu. Ancak bu kadar uzağı keskin nişan alma yeteneği ile gören gözleri hemen yanıbaşında kurulan acemice hazırlanmış tuzakları görememişti. Gördüğü tek şey taa uzaklardı.

Taa uzaklar demişken uzaklarda kalan bir özlemimi hatırladım. Çocukluğumu...Dönüp baktığımda bile göremediğim ardımda bıraktığım kendimi. Unuttuğum ve unutmaktan mutsuz olduğum anne kuzusu zamanlarımı. Hatırlayabildiğim en eski anımın ne olduğunu sordum kendime bu sabah. Babamın beni bir oyuncak dükkanına götürüp dilediğimi alabildiğim bir alışverişi hediye etmesiydi. 4 ya da 5 yaşlarındaydım. Demek ki yaklaşık 26 yıldır yaşıyorum. Hayır 26 değil. “İnsan ne kadar süre yaşadığı ile değil, ne kadar anlamlı süre yaşadığı ile eş değer olarak yaşını ifade etmeli.” sözünü daha bu sabah okudum. İşte şimdi hesaplamak daha da zorlaşıyor yaşımı.

Zor demişken çok daha zor bir şey gördüm yaşarken. Yalnız kalmak...Yalnızlık dünyadaki en acımasız işkence. Bu sebeple mahkumlar için tek başlarına kaldıkları hücreler, zindanlar yaptırılmış yüzyıllarca. İnsanı yalnızlığa mahkum eden insanlar varmış.

Boş kağıt sayfalarından uçak yapıp, uçmayı bilmeyen sayfalara uçmayı öğretmeye çalıştım yıllarca. 10 saniye için bile olsa yeryüzünün üzerinde süzülebiliyorlardı. Uçmaya ihtiyaçları olup olmadığını sormadım. Fırlattığım gökyüzü ile savaşacak tek silahları cılız yapılarıydı. Taa uzaklara gitmeyi isteyebilirlerdi belki ama o kadar uzağı sadece görebilirlerdi gözleri olsa. Ama asla gidemezlerdi. Düştüklerinde yerden almadım. Orada öylece kaldılar. Geriye dönüp baktılar belki. 10 saniyelik ömürlerinde 10 saniyeyi de anlamlı geçirmiş oldukları için 10 saniyelik yaşlarını mutlu geçirdiler.

Yalnız kaldıkları andı asıl onları deli eden.

fotoğraf

Sırtımızla umut yüklü bir çuval

Category:

Yeni yıl dileklerinin havada uçuştuğu günler yaşıyoruz hepimiz. Tüm bu dileklerin "Allah" a ulaşan dualar olduğunu düşünüyorum ve tüm bu duaların kabul edilmesi en büyük isteğim.

Her birimiz için sıhhatli, mutlu ve huzur dolu bir yıl olmasını temenni ediyorum.

Yaşadığımız her anın "insana layık" olmasını dilerim.

Browser savaşları

Category:

Browser(tarayıcı, web tarayıcısı): "World Wide Web" üzerinde dökümanların transfer edilip görüntülenmesini sağlayan programlara verilen addır. Diğer anlatımıyla; internet' de milyonlarca bilgisayar üzerindeki birbirine bağlı web sayfalarına ulaşmak için bazı arabirim programlar kullanılır. Bu arabirim programlara Tarayıcı (Browser) denir.

Tarayıcı kelimesinin İngilizce karşılığı olan "browser" kelimesi, internetin çıkmasından önce de mevcuttu ve metin dosyalarında gezinmenizi ve onları okumanızı sağlayan kullanıcı arayüzlerinin tür adıydı. Grafik arayüzlü web tarayıcısının (1993 yılında Mosaic programı ile) ilk defa yaygınlaştığı zamanlarda, "browser" terimi "web"in içeriğini de anlamında barındıryordu. Teknik olarak açıklamak gerekirse, web tarayıcısı, Yardımlı Metin Transfer Protokolü'nü (İngilizcesi "Hypertext Transfer Protocol" - kısaca HTTP) kullanarak, tarayıcı kullanıcısı adına internet üzerinde web sunucularından isteklerde bulunan bir istemci programdır. Ancak "Mosaic" tarayıcı programındaki kullanıcı arayüzü özelliklerinin pekçoğu, ilk yaygınlaşan tarayıcı programı olan "Netscape Navigator"a aktarılmıştır. Daha sonra Microsoft firması "Microsoft Internet Explorer" tarayıcı programını çıkarmıştır.(Alıntı)

İnternetin ve bilgisayar kullanımının yaygınlaşması ile birlikte önemli bir pazara dönüşen "tarayıcı" programları, günümüzde dijital hizmet sunacak olan tüm markaların ve dijitalde ortamda yer almak isteyen her kurum ve kişinin yakından takip ettiği bir konu haline dönüştü.

Tıklayınız

İhtiyaçları daha çok ve kolay bir şekilde karşılayacak arabirim üretmek için birbiriyle yarışa giren üreticiler, arabirimlerini sürekli güncellemeye devam ediyor. Pazarda yerini almak isteyen yeni oyuncular ise yeni arabirimler üretiyorlar.

2002 yılında İnternet Explorer, Netscape ve AOL pazarda yer alan önemli tarayıcıların isimleri. Sürümlerinin tamamını hesaba kattığımızda %81.7 oranıyla en çok kullanılan İnternet Explorer(İE)'ın o yılların en büyük ve önemli tarayıcısı olduğunu söyleyebiliriz. -İE'nin hemen ardından ise %8 kullanım oranıyla Nextcape'in geldiğini ekleyelim-

2003 yılında, kar amacı gütmeyen ve açık kaynak kodlu Mozilla yazılımlarına destek vermek için kurulan vakıf, bu yıldan itibaren istatistiklerin değişmeye başlamasında çok önemli olacaktır. En büyük maddi destekçisini ise tahmin edebilirsiniz; Google.

2003 yılı Şubat ayına geldiğimizde %84,6 ile İE'nın hemen ardından %4 ile Mozilla arabiriminin gelmesi İE'yi çok fazla ürkütmüş değildi. 2003 yılında artık Nextcape ve AOL yerine çok niş bir oyuncu olarak Opera'nın verilerde yerini almaya başladığını da görüyoruz.

2004 yılı sonu (Kasım ayı) ve 2005 yılı boyunca Mozilla ve Mozilla yazılımı Firefox'un rekabette "ben de varım" dediği dönem olarak anılabilir. 2005 Kasım ayında %68,9 (İE)karşısında Mozilla ve Firefox'un %26,4 lük payı bu fikrimi destekliyor rahatlıkla. Mozilla'nın yerini Firefox'un aldığı yılda 2005'ti.

Firefox kullanım oranı sonraki senelerde düzenli bir artış gösterdi. 2008 yılı Eylül ayında Google'un kendi arabirimi Chrome'u servis etmesi, Mozilla Vakfı'nın arkasında bulunan bu büyük güç için önemli kararlardan biri oldu. Karar, Vakıf tarafından hoş karşılanmadı tabii olarak. Mozilla şefi John Lilly, ABD bilgisayar dergisi ComputerWorld'e yaptığı açıklamada şunları söyleyecektir: "Anlamlı ve mükemmel bir ortaklığımız var. Fakat geçen süre zarfında bu ortaklığın olması gerekenden daha karmaşık hale dönüşmediğini söylersem yalan söylemiş olurum. (Alıntı) " Kullanıcılar artık İE, Firefox ya da Opera+Safari arabirimlerinden birisini tercih ediyorlardı büyük çoğunlukla. 2008 Aralık verileri ise şu şekilde oluyordu. %45,7 İE, %44,4 Firefox, %3,6 Chrome ve %6,1 Opera+Safari.

Bu noktada Google'un arabirimi Chrome'un bir oyuncu olarak devreye girmesinin neleri değiştireceğini öngörmeye çalışabiliriz. İE'nin tahtını sallayan Firefox'un çıktığı andan itibaren 15 aylık zaman dilimi içerisinde kullanım oranının 17,1 puan artırdığını görüyoruz. Chrome ise aynı sürede yalnızca 5,4 puan bir artış göstermiş durumda. Ancak Chrome her ay düzenli olarak kullanım oranını arttırmış. Tıpkı Firefox'un ilk çıktığı günlerde olduğu gibi. 2009 yılının tümünde belli bir aralıkta sıkışmış olan Firefox kullanım oranına nazaran Chrome artışını sürekli kılabilmiş durumda.

Microsof'un İE'si ise son sürümü ile 2010 yılında sanıyorum eski tahtını zorlamak için yeni bir çaba içerisinde olacağının sinyallerini veriyor bizlere.

Geldiğimiz noktada 37,7 İE oranına karşılık %47 ile Firefox tahtı ele geçirmiş gibi görünüyor. Gelişen sürede kullanım oranlarının çok çabuk değişebildiğini düşündüğümüzde, 2010 yılında Chrome'un pazarda büyümeye devam edeceğini söyleyebiliriz. Tahminim 2010 boyunca İE kullanım oranının sabit bir aralıkta kalacağı, Firefox'un ve Chrome'un birbirleri ile rekabet edecekleri yönünde.

Tüm bu veriler bize internet şirketlerinin kısa sürede büyük oranlarda büyüyebilen ve küçülebilen yapılarını da ortaya koyuyor gibi. Sizce de öyle değil mi?

Kaynak

Örnek bir sosyal medya kullanımı : Paulo Coelho

Category: , ,

Paulo Coelho (1947), kitaplarını dikkatle okuduğumuz Latin Amerikalı ünlü bir yazar. Eserlerinin dünya çabında sattığını ve çevrildiği dillerin sayısı itibariyle bile çok değerli olduğunu herkes biliyordur. Simyacı, Zahir, Hac gibi eserleri herkesin hemen "aaa evet" diyerek hatırlayabileceği meşhur eserleridir sanıyorum.

Sadece yazdığı romanları ile değil kişiliği ile takdir edilen ve hayata bakışı ile de çok fazla sevilen bir düşünce insanı O.

"Sosyal Medya"'nın markalar tarafından nasıl kullanılacağı konusunda ajansların, yöneticilerin ve diğer ilgililerin kafa yorduğu günümüzde yerli ve yabancı bir çok tanınmış simada bu yeni pazarlama ve iletişim aracını kullanmayı ihmal etmediler. Ülkemizde de zaman zaman örneklerini gördüğümüz türden yaklaşımlar çoğunlukla kısa süreli ve bekleneni vermeyen nitelikte girişimler olarak kaldılar.


Ünlü yazarın ise yalnızca facebook ve sahibi olduğu blogu yoluyla hayranları ile girdiği karşılıklı iletişimin ne kadar örnek bir iletişim olduğunu ilgiyle takip eden herkes rahatlıkla görebilir.

Paulo Coelho, sık güncellediği blogunda ve facebook hesabında, sıkmayan ve insanların beklentilerini yanıtlayan "feed"leri ile hemen hemen her gün bir kaç kez sevenlerini mutlu etmeyi başarıyor. Bu düzenli ve samimi iletişim O'nunla Facebook üzerinden arkadaş olmuş olan 590,689 kişi, Twitter üzerinde takip eden 218,324 kişi ile her gün kuruluyor. Aynı zamanda oldukça başarılı bir web sitesi ve düzenli olarak güncellediği, hatta "yenilikçi" sayılabilecek yaklaşımları ile de sevenlerini şaşırttığı değerli platformlar.

Bir ay önce facebook ve blog iletişimi ile tüm hayranlarına bir kaç soru sordu. Ve bu soruları blogunda ki "yorum" bölümünden yanıtlayan bir kişiyi geleneksel olarak her yıl düzenlediği yeni yıl partisine davet edeceğini ilan etti. Yakın zaman önce html kodları ile birlikte insanların birbirlerine göndermeleri için kendi sözlerinin yazılı olduğu eloktronik kartlar hazırladı.

Bu gün bloguna girdiği ve facebook'a düşen bir iletisinde ise Ocak ayının ilk haftasında yayından kalkacak bir sayfada hiç basılmayacak bir kitabını online olarak ve 5 ayrı dilde hayranlarına ikram etti. Blogunda konuyla ilgili olarak kendisine sorduğu soruların yanıtları bile hayran kitlerinin ona daha çok bağlanmasını sağlayabilecek değerleri içeriyor.

Kısacası Paulo Coelho sosyal medyayı nasıl kullandığı dikkatle takip edilmesi gereken önemli bir kişi.

Tavsiyelerimizle...

Yazarın facebook hesabı, twitter hesabı, blogu, resmi web sitesi ve flickr albümü.

Online kitabı indirmek ve ilgili yazıyı okumak için tıklayınız.

Kayboldum

Category:


Usul usul yaklaşıyordum. Ayaklarım kulaklarımı serinleten esintiye doğru gittiğini biliyordu bir şekilde. Yavaş yavaş bana doğru gelen rüzgarın sesini duyuyor gibiydim yürürken. Sakin sakin beklemeye karar verip durdum. İlerlemek yürümekten daha zor değildi halbuki. Derin derin nefes alışımı duydum. Sessizliği delen içimdeki kalabalığın çığlıkları ile doldum. Elimi uzatıp yakaladığım rüzgarın eli beni sürüklemeye başladığında ben çoktan kaybolmuştum.



Yazgıların arzularımla şekillenmediğini öğrenene kadar naz yapıyordum. Beklemenin kaybolmak için açılmış tuzak kuyuları ile dolu bir yolda koşmak olduğunu bilmiyordum. Düşüncelerimden kurtulmaya çalışmadım. Onların beni ikna etmeye çalıştığı şey, yıllardır hayalini kurduğum kendimden beni çalmaktı sadece, hissediyordum.

Bir adama aşık olmuş masum bir kadın gibi uzatılacak bir el bekledim, el uzatmak yerine.

Kayboluşumu seyredebileceğim bir ayna gibiydin. Kayboldum.

Aşkım isyandır benim

Category:

Bazen şans eseri ne kadar çok şeyi bilmediğini farkeder insan. Farkettiği ilk şey bilmediği olsa da asıl farketmesi gereken ise ne kadar büyük kayıpta olduğudur çoğu zaman.

Aydınlık diye bilinen karanlıklarda dolaşırken bazen, karanlık zannedilen aydınlıkları da vardır insanın. Kaçtığını zannettiği kendinden uzaklaşması mümkün müdür? Kavuşmak için koştuğu sevgilisi yakın mıdır?

Şu an izlediğim bir filmde şu an söylenen "hissetmekten suçlu bulundunuz" cümlesi ise ne manidardır. Hissetmekten suçlu bulunmuş birisi olarak suçumu kabullenip ateşte yakılmaya razı olmayışın adı ise "isyan". İsyan ise ayrı bir suç.

Aşkım İsyandır Benim

Yanarım; öyle bakma yüzüme yağmur gibi

Dağıt kalbini saran hasret bulutlarını

Damlasın gözlerine sonsuzluk usaresi

Dalgınlık evlerinin en güzel melikesi

Sevemem; tozlu raflar arasına girmeden

Çöllerim kandır benim

Sevemem; karanlığı bir daha devirmeden

Aşkım isyandır benim

Nurullah Genç

Dua

Category:


Bir küçük insan, minicik insan.

Sözsüz, soluksuz yaşadığı hayata, bir hediye gibi gönderilir. Tükenmeyecek enerjisi, bitmeyecek hırsı, geriye dönemeyeceği bir hayatı var olur. Kendisinden habersiz. Bir ismi bile yoktur ama hayatı vardır işte. Bedenine hükmedemez ama ruhu vardır işte. Anlatamaz derdini ama amacı vardır işte. Uzun yolculuğunun bitmeyeceği öğretilmiş gibi yaşamaya başlar. Soluk alıp vermeyi öğrenir öğrenmez rahatlar. Sımsıkı tutmayı öğrendiği minik elleri ile avcuna bırakılan her şeyi kavrar. Anlamsız gibi görülen her dudak hareketi daha hızlı büyümek için gösterdiği anlam dolu bir çabadır aslında. O’na acıyarak, severek, hoşgörerek bakan gözler vardır etrafında.

Ve bir göz daha vardır o anın kendisi adına da anlamını açıklayan bakışlarla kollarına bırakıldığında açlığını giderecek memeleri sütle dolu. Bir çift göz daha vardır, herkesinkinden başka gururla, sevgiyle bakan. Ömrü boyunca atacağı her adımda yanında olmak isteyen iki kişi. Bir şekilde isimsiz varlık ruhuyla tanır onları, bilir bir şekilde ömrü boyunca bu insanlarla olacağını sanki. Kelimeleri bilmese de herkesin içinde haykırır birisine anne diye, birisine baba diye.

Zerrelerinde dolaşan her neyse O’na aşkı ilham eder. Ruhu aşkı tanır, anlar, kavrar, görür, bilir, tanımlar. Aşk, yaratılan insanoğlunun içine üflenen ilk mefkure gibidir. Onsuz Allah’a da ulaşamaz ya. Garip midir, garib midir bilemediğim bir hisle aşkla bağlanır hayata varlık. Bu aşk sonrasında yapacağı her şey de, öğreneceği her bilgi de kullanacağı ilk veridir. Hücrelerinde ihtiyaç duyulan her an üretilen enzim, aşktır. Yürümesi için aşka, konuşması için aşka, koşması için aşka, her şey için aşka sarılır. Bu sebeple bebekler herkesten hızlı öğrenir, herkestan çok hatırlar. Aşkla yaptıkları için her şeyi. Hırsları yok olur zamanla. Aşkı severek büyür insan. O’na ilk an bakan iki farklı bakışla büyür.

Büyüdükçe yetmez kendi varlığı. Bakışların sayısını öğrenir. Kendisi, duyduğu aşkın karşılığını bulmaya çalışır. Yürüyen, konuşan, yemek yiyen, küçük varlık aşık olunma ihtiyacını öğrenir. O an bir şeyler değişir içinde. Eski alışkanlıkları, öğrendikleri her şey anlamını yitirir. Kocaman olmuştur içinde O’na duyulan aşk. Tıpkı cilve yapan bir kuş gibi etrafına “aşık olun bana” fısıltıları yayar. Herkesin O’nunla ilgilenmesini sever. İlgisi onunla ilgilenilmesi üzerinedir artık. Varlık, bir isme sahip olmasının yanında bir cisme de sahip olduğunu öğrenir sonunda. Varlığını anlamlı kılabilecek tek şeyin hala aşk olduğunu bilir. Kimseye sormadan bilir bir şekilde. Kavramayı öğrenen eli avcuna koyulan her şeyi tutmaz olur. Seçim yapar artık. Avcunda, avcuna uygun,ruhuna uygun bir şey bulmak ister. Merakla her şeye bakan gözleri de göreceği her şeyi ayırt etmeye başlar. Tadına bakması için etrafına konmuş hiç bir şey eskisi kadar ilgisini çekmez.

Yalnız uyumanın ilk çilelerini o yaşlarda yaşar. Yalnız kalmaktan korkar. Korku, insanın tam anlamıyla tanımladığı ikinci histir. Aşk ve korku ile yaşamaya alışması gerektiği gibi aşkla ve korkuyla da yaşamaya alışması gerekir. Yalnız uyuma korkusu büyür. Yalnız oyun oynamak istemez, yalnız yemek yemez.

Yalnız bırakılmamıştır ki zaten o güne dek neden şimdi yalnızlıktan korksun ki...Bir anlamı olduğunu öğrenmesi için ömrü yetmeyenler bile vardır.

Aşk korku ile karışınca his kaymaları başlar yürekte. Bazen korkuyla bazen aşkla tepki veren varlığın davranışları olmaya başlar. Davranış, ilk kez ortaya koyduğu varlık iradesidir. Seçimleri ilk kez netleşir. Kimi zaman ona aşkla bakan iki insan bunu anlamakta gecikmiştir. Aslında doğru eğilip bükülmemiş ruh, ne zaman aşkını ne zaman korkusunu kullanarak davranış göstereceğini anlamak için kendi ile uğraşır sürekli.

Anlaşılmak kaygısı oluşur içinde insanoğlunun. En büyük endişesi ilk o zamanlar bu iki hissin karmaşasından ortaya çıkar, filizlenir. Kendini tanımlamak için ihtiyaç duyduğu donanımı çoğu zaman eksiktir varlığın o yaşlarda. Anlaşılmak uğraş gerektirir. Herkese kendini anlatmak sadece aşkla veya korkuyla olacak iş değildir. Aslında dehşete kapılır. Anlaşılmadığı her an, varlığını daha çok göstermenin, anlaşılması için yeterli olacağını sanacaktır.

Sosyal bir varlık olduğunu “minik minik” anlayacaktır bebek. Sosyalleşme ihtiyaçtır artık. Sosyalleştikçe anlaşılacağını öğrenecektir. Oyun oynarken aşkla ya da korkuyla anlatamadığı bir şeyleri ortaya koyabilecektir. İhtiyaç hissettiği ilk an değildir ancak hayatı adına, manevi yanı adına ilk kez ihtiyaç hissedecektir. Aşk ve korku dışında bir şeylerin daha var olduğunu, şahit olduğu onlarca olay sonrası anlar.

Büyürken kullanacağı çok önemli bir şey öğrenecektir. Aşk ve korku dışında var olma ihtiyacı, bir birey olmak için en büyük ihtiyacı keşfeder kendiliğinden. Eğer o dönem etrafında buna müdahele edecek insanların olması durumu olmasaydı, tüm insanlar bu dönemden sonra var olma ihtiyacının itici ve çekici etkisiyle önemli birer insan olabilirlerdi aslında.

Var olmak, uzun bir uğraştır. Her yaşta, her an, evet evet her an ihtiyaçtır. Uyurken, ağlarken, yemek yerken, eğlenirken, her ne yaparsa yapsın var olduğunu hissetmek önemli olacaktır. Bundan sonra, ta ki yok olacağını öğreneceği güne kadar, varlığın zıttı yokluğu öğrenene kadar var olmak en temel ihtiyaç olur. Aşk ve korku unutulmuş gibidir artık. Var olmak en önemli sorundur. Bundan sonra ki tüm çabalarında, yapacağı her hamlede, ortaya koyacağı her davranışta bunu görmek mümkündür.

Bebek artık bebek değildir. Yetişkin bir varlığa dönüşmeye başlar. Kendi seçimleri, kendi söylemleri ile içinde taşığı hala saf olan aşkı ve belirlenmemiş, tanımlanmamış korkuları ile var olan bir bireydir. Öğrendikleri her ne ise, etrafında tıpkı kendisi gibi var olmaya muhtaç milyonların olduğu bu dünyada, onlara varlığını kanıtlamanın çokta işine yaramayacağını anlayanlara ne mutlu. Zira var olduğunu kanıtlamak için ne kötü bir seçimdir, yaşayan, nefes alan insan ve insan için yaratılmış diğer canlılara varlığını kanıtlama çabası.

Sayılarını da bilmediğim kadar az talihli varlıklarını kanıtlamak için, yokluklarında lazım olacak olanı ararlar. Çoğu insan da aramıştır. Bu arayış dönemi karmaşıktır. Fiziksel, ruhsal bir değişim evresinde yetişkin olmak zorundadır artık. Bu öyle bir andır ki, sorumluluk diye bir gerçekle tanışır insan. Hayatından kendi sorumludur ve bunu anlamak için bir başkasının cümlelerine ihtiyaç duymaz. Aslında ormanda kendi başına da büyüse hayvanların arasında, bunu anlamak için gerekli donanımla yürüyordur zaten. Sorumlukları arasında o an için en önemlisi yine maalesef kendisi ve kendi hayatıdır. Minik elleri, küçücük gözleri, öpülmeye doyulmayan tombul yanakları artık ilgi görmüyordur. Var olmak için ortaya koyduğu davranışları takdir edilir hale gelmiştir. Artık bu davranışları sebebiyle tenkit ediliyordur. Sınıfı geçip geçmediği, erken yatıp yatmadığı, güzel konuşup konuşmadığı, iyi huylu olup olmadığı, diğer insanlarla iletişimi sorgulanır. Notlar verilir. Kişi, kendinden daha önemli başka bir şeyin var olabileceğini anlamak için zor bir durumdadır. Aslında her şey O’nunla ilgilidir ve O’nun ne yaptığı ile. Başkaları anlamını yitirir.

Sosyalleşen ve bunu yaparken davranışlarını şekillendiren varlık tekrar yalnız olduğunu anlamakta çok gecikmez. Büyürken, içinde bir şeyler küçülür. Ne yaparsa yapsın yalnız mı kalacaktır? Bunu kabullenemez. Etrafını dikkatlice incelemeye başlar. Annesi, babası, diğerleri, arkadaşları, eşyaları, sahip olduğunu sandığı hiç bir şeye sahip olmadığını anlamak ikinci dehşet anıdır. Yalnızlıktan daha beter sayılır durum. O güne kadar ki tüm çabaları boşa gitmiştir aslında. Kimse yoktur, kendisi bile yok sayılır. Var olmak o kadar da kolay değildir. Öğrenmek için şansa, kovalamaya ihtiyacı vardır. Daha da önemlisi korkar yeniden. Bir kez daha, daha minicikken öğrendiği bir hisse sarılır. Korkusuna.

O’nu koruyan en özel his korkudur ve keşfetmeyi bilirse eğer korkunun içinde gizlenmiş hatta güzelce saklanmış bir aşkın ancak O’nu sonsuz yalnızlıktan kurtarabileceğini öğrenir. Kıvılcım şiddetlidir. Tek hücrede olması sadece o hücrenin çekirdeğini tutuşturması, bir toksinin hücre çekirdeğindeki bir kromozona hasar verip mutasyona uğratarak, kansere sebep olması gibi hızla yayılır. Tüm bedeninde aşk öyle şiddetlidir ki, önüne gelen herkese, herşeye aşık olmaya başlar. Hobiler edinmeye, arzular duymaya, uğraşlar vermeye, asla bir daha yapılamacayak onlarca hasarlı davranışı sergilemeye sebep olur bu durum. Karşı cinsle tanışmasına da vesile olacaktır. Aşkla müzik dinler, aşkla resim yapar, aşkla kovalar, aşkla yazar, ruhu dinlendirmek için ne gerekiyorsa hücrelerini yakan aşkla uğraşır. Aslında çok az şanslı gerçekten aşkını vermesi gerekene O’nu tüm bu labirentler içinde ihtiyaç duyduğu herşeyle donatmış olan yüce yaradana verir aşkını. Ne mutlu onlara ki, ruhunu huzura kavuşturabilecek tek aşkı keşfetmiştir. Ama maalesef çoğu bu aşkı es geçecektir. Zira henüz yok olmakla ilgili değildir. Aşk, işte o an hayatı kolaylaştıracağına zorlaştırmaya başlar. Ruhu dinlenebilmek için herşeye aşık olmuştur işte. Bu aşk ne melem bir şeydir ki, insanı bu kadar çok şeye karşı bağımlı kılar. İşte o dönemdir ki, aralarından birisi gelecekte hayatı için önemli olacak bir aşka dönüşür. Müzisyendir, matematikçidir, kimyagerdi ya da bir şeydir işte o aşkla. Varlığın gelecekte buna da ihtiyacı yok değildir.

Karmaşıklık aklını darmadağın eder. İnsanların ergenlik dediği dönemi atlatması gerekir. Tabi ki varlığın aldığı tüm yaralara rağmen. Sahip olduğu bir gelecek çıkarabilir insan o dönem aşklarından. Yolu daha netleşmiş olarak çıkacaktırda zaten.

Uzun bir yol...

Sabır sebat gerektirecek uzun bir yol...

Yok oluşa doğru gittiğini anlaması için geçecek uzun yıllar...

Ölümün ardını, ölümün varlığını hissettiğinde düşünmeye zaman bulacaktır artık. Sorumlulukları, korkuları ve aşkıyla ölümü keşfeder. Bu 3. dehşet anıdır. Ölüm varsa yok olmak için neden beklesin ki...Bu ucube düşünce ölene kadar sağ cebinde saklı kalır herkesin. Yok olmak var ise, neden? sorular sorma dönemi ergenliğin bitiminde etrafını saracaktır. Varlık sorgusu, yokluk sorgusu ile yer değiştirir. Aşkları nefretleri ile, korkuları cesaretleri ile insan karşıtları öğrendiğinde. Seçimlerin arasından en doğru seçimi bulmak için yoğun düşüncel eylemlere girer. Yolda yürürken, uykuya daldığında, duş alırken, orada-burada bir şekilde aklında bu düşünce yaşayacaktır. neden? Varlığını sorgulandığı bu dönemde, herkes için aşağı yukarı bir cevap vardır kesinlikle. Varlığını anlamlı kılacak, yok olması kesinse burada ne işi olduğunu açıklayacak, anlamlı değil sadece ruhu dinlendirecek kadar açık, net bir cevap gereklidir. Burada elenme vardır. Çok az sayıda insan bu virajda doğru seçeneği işaretleyecek, geri kalanlar yanlış seçenekleriyle bir sonraki adıma doğru koşacaktır.

Evet, artık zaman yavaş akmaz eskisi gibi. İnsan etrafını saran bir zaman kavramını keşfetttiği andan itibaren artık o kadar yavaş gelişmez hiç bir şey. Zaman hızla akmaya başlar yokluğa doğru. Yanlış cevaplarla dolu ömrü, yokluğa giden yaşamı anlamdırmak için elinde gereçler olmak zorundadır. Sosyalleşme ihtiyacından öte bir şeye bağlanma duygusu, tapınmak denilen anlamlı kurguyu dahil eder insanın hayatına. Ne acıdır ki, hayat zaten tapınmak için onlarca tanrı yaratmıştır. Talihsizliklerin en büyüğü tapınılacak şeyin kendisinden başkası olmadığını düşünenler içindir. Para, eşya, makam, ün, bazen tatlı görünen aile, çocuk(lar), tapınılacak, uğruna canlar verilecek onlarca tanrı etraftadır zaten. Akıl kayması çokta zor olmayacaktır. Zira tamda ihtiyacı vardır tapınmaya. Yok oluşun anlamlı kılınması gereklidir. Tapınmak, tüm bu yok oluşu anlamlı bir şeye dönüştürmeye yetermiş gibi görünür. Gerçek tapınmadan uzak herkes için çile daha yeni başlar. Para için geçen, makam için geçen, çocuklar için geçen, bir şeyler için geçen bir yok oluş hikayesidir milyonlarca insanın yaşamı. Geride bırakacakları şey tapındıkları şeydir sadece. En kötüsü ise kendine tapınanlar olacaktır. Zira onlar öldüğünde kendilerini de götürürler. Geri de izleri bile kalmaz.

Tüm bu hayatın önemli evreleri içinde sağlıklı sonuçlara sahip akıl sahipleri de yok değildir. İhtiyaçları nettir insanoğlunun. Tanımlayabilirse eğer, yaşamak için, yaradanın temel ihtiyaçlar dışında çok şeye gebe bırakmadığını anlar insan. Varlığı için gerekli her donanım içinde saklıdır zaten. Aşk, korku, sorumluluk, sosyalleşme ve var olma arzusu, yok olma isteği, cevap arayışları temelde insanın basit ihtiyaçlarını gidermek için kendisine verilen armağanlar gibidir. İnsan, Allah’ın eline verdiği yol haritasını bir türlü göremez. Görsede anlam veremez. Allah ise, ölüme kadar onlarca kez şans verir. Varlığa “duanız yoksa ne ehemmiyetiniz var?” der.

Allah’ın insanın, ölümlü yarattığı varlığın duasına neden ihtiyacı olsun ki?

Elbette ki Allah’ın duaya ihtiyacı yoktur. Peki neden ehemmiyetsiz görür dua etmeyen varlığı? Çünkü dua, var oluşumuzu anlamlandırmak için çıktığımız keşif yolunun şifre çözüsüdür. İnsan her derdinde dua edecektir. Her düşüşünde dua edecektir. Her kayboluşunda dua edecektir. İnsan hep Allah’a el açıp dua edecektir. Allah’ta, elindeki haritadan birazın anlaması için yardım edecektir varlığa. “Duanız yoksa ne ehemmiyetiniz var” açıkdır. “Eğer elindeki haritayı anlayamıyorsan ya da anlamak için uğraşmıyorsan ne önemin var ki” der Allah. Yok olup gideceksin ve geride sadece taptığın şey kalacak.

Ben de tıpkı sen gibi, herkes gibi bu yolculuğa, bana bakan iki aşk dolu gözle, içimde hissettiğim aşkla başladım. Bu hayatta tıpkı sen gibi, uyuduğun şu an kadar gerçek, yürüdüğüm bir yol var. Herkesin yaşadığı, hayata dair sahip olduğu donanıma sahibim ve her insanın yapabileceği kadar çok hataya sahibim. Tıpkı herkes kadar basit körlüklerim, şu ölümlü hayat için çabalarım var. Bir gerçek daha var...İnsan asla büyümez. Asla gerçek olgunluğa erişemez ama yaşam onu olgunlaştırmak için ödüller, cezalar, sırlar, düğümlerle doludur. Bende herkes gibi nasibimi alıyorum tabi ki. Tüm yaşadıklarım için, bir hata daha yapıp önemsiz olmak istemiyorum. Dua edeceğim beni yaratan ve dua isteyene. Bana yardım etmek için bekleyene. Yaptığım her hata için af dileyeceğim O’ndan. O'na yaptığım yolculuk, diğer her şeyden daha önemli. Zira ölüm dibimizde dolanırken ve herşey doğumumdan ölümüme kadar O'na ulaşmak içinken, bu sınavda O'ndan başkasına tapınmayacağım. Bunu yapabilmek için de O'ndan güç isteyeceğim.

Tüm yaşamım hatalarla dolu olabilir. İnsan olmaktan utanmak olur bu hataları yok saymak. Ama tüm yaşamım için yaptığım en güzel şey varlığımı, yok oluş için anlamlı kılacak olan ve Allah'a bunun için şükrettiğim içimde sana dair var olan aşk olsa gerek. Sana dair sahip olduğum herşeyi seviyorum. Bu sebeple sana aşkım, yok oluşumu anlamlı hale dönüştüren tek şey. Bu beni sana mecbur kılıyor. Seninle anlamlı hissediyorum yaşamı. Seninle kabul ediyorum varlığımı.

Beni Allah’a götür...

Lütfen...

Elimi bırakma.

Seni Allah rızası için çok seviyorum.

Related Posts with Thumbnails