
Ve yine bir konuk yazarımız var. Bu sefer blogumuzda bir dostumuzu ve çok iyi bir blog yazarını ağırlıyoruz. Vakit ayırıp yazdığı ve sizlerle bu blog üzerinden paylaşma cömertliğini gösterdiği güzel yazısı için çok teşekkür ederiz Fatih MISTAÇOĞLU'na.
Fatih'i (nam-ı diğer fab) Fablamaca adlı blogundan da takip etmenizi şiddetle tavsiye ederiz.
Sene 98. Lise 2. sınıftayım. Bilgisayarla ilk kez tanışıyorum. Sınıf arkadaşım Murat’ın evindeki Windows 95 işletim sistemli bilgisayarında, 14” ekranda FIFA ‘98 oynuyoruz. Oyunun bir klavye, bir mouse ile karşilıklı oynanabildiği yegane örneklerinden. Hey gidi!
Dünya kupası Fransa’da oynanıyor o sene. Şimdi düşününce ne kadar da uzak. Şöyle bir göz attım, Türkiye finallerde yok. Tabii ki yok. O zamanlar kimse Türkiye’yi dünya kupası finallerinde görebilmeyi ummuyor ki. Halen geçmişin ceremesini çekiyoruz. Uluslararası platformda kayda değer bir yerimiz yok. Biz FIFA 98 oynuyoruz. Oynadığın takıma Zidane’ı, Davor Suker’I, Di Baggio’yu almak büyük ayrıcalık.
Sene 99 oldu, FIFA 99 geldi. O oyunu yıllarca oynadık biz! Ben başka bir oyun üzerine, böylesi bir rekabet bilmiyorum. FIFA 2000 falan geldi ama hikaye! 4 arkadaş çılgınlar gibi oynuyoruz. İnternet memlekete ulaştı, internet cafeler pıtır pıtır açıldı İstanbul’umun dört bir köşesinde. Artık çoklu oyuncu seçeneği var, kimisi maltipıleyır der. Teknoloji son hızıyla girmişti hayatımıza. O sene biz de aile olarak bir internet cafe açtık, bilgisayarlar ve maltipıleyır seçeneği hayatımızın bir parçasıydı artık.
Sene 2002. Üniversite 2. sınıf. Yeni bir dünya kupası yeni bir heyecan dalgası sarmıştı ülkeyi çünkü Türkiye 48 yıl aradan sonra dünya kupası finallerindeydi! Nasıl bir yol kat etmiştik 4 yılda? Haziran ayı boyunca süren maçlar sırasında halen okula devam etmekteydik. Ders çikisi civardaki cafelerde maçları izliyorduk. Hatırlıyorum, iyi de başlamamıştık Türk Milli Takımı olarak. Kosta Rika’dan 1, Çin Halk Cumhuriyet’inden son maçta 3 puan alarak, avaraj farkıyla Brezilya’nın arkasında çikmistik gruplardan. Türkiye Dünya Kupası’nda 3. oldu o sene! Brezilya’ya 2 kez yenildik o turnuvada; bir gruplarda, bir de yarı finalde ama adamlar 5. kez dünya şampiyonu oldular o sene, çok da üstelememek lazım. Biz de bir yandan FIFA 2002 World Cup oynuyoruz. Hakan Şükür’le çektigimiz şutlarımız alev alıyor o sene bilgisayar ekranlarında!
Sene 2006. Bir başka dünya kupası gelip çatmisti. Almanya 2006. Türkiye gene ortalarda yok bu kupada. 4 sene öncesinin dünya 3.’sü, Ukrayna’nın ardından gruplardan çikamiyor, üstelik İsviçre maçı sonrası FIFA tarafından akıllara zarar cezalara çarptiriliyordu. Öte yanda 2002’den bu yana FIFA 2003, 2004 ve 2005 gelmiş, geçmişti. 2004 pek tutulmamış, 2005 gönüllerimizi fethetmeyi başarmıştı. 2006 dünya kupasıyla ilgili bir ilginç anım da maçların bir kısmını, bitmeyen askerliğim sebebiyle 5 günlüğüne geri çağırıldığım Kastamonu’da, babaannemin evinde izleyişimdir. Bunun yanında 2006 Dünya Kupası’nın en unutulmaz olayı elbette Zidane’ın finalde Materazzi’nin göğsüne attığı kafadır. O sene emekli olan Zidane’ın kafası hep özlenecektir bana göre. Zidane kafası!
Sene 2008. Ben İngiltere yolcusu olarak 29 Şubat’ta Türkiye’den ayrılır, önce uçakla Londra’ya, ardından trenle East Sussex’e, 17 ay boyunca yaşayacağım küçük ve sevimli kasaba Mayfield’a gelirim. Burada bir yandan İngilizce’mi geliştirir, bir yandan da İngiliz kültürüne yakın markajda bulunurken, öte yanda 1998’den başlayarak anlattığım kısa dönemin sürmekte olan başkalaşimına yeni bir açıdan bakma şansı bulurum. FIFA oyununu malesef FIFA 2008’le, kuzenimle aramda genelde onun dominasyonuyla sonuçlanan ama daima tat veren bir çekismeyle geride bırakmışımdır. 2008 Haziran’ında, ilk defa uluslararası bir futbol turnuvasını bir Avrupa ülkesinde, futbolun beşiği olarak adlandırılan İngiltere’de izlemekteyimdir. Küçük kasabada hemen herkes maçları takip etmekte, evlerde, publarda ekranların karşisına dizilmektedir. Turnuvaya yavaş başlayan Türkiye son dakika gazlarıyla yüzümüzü güldürür ve beni yüzümde Türk Bayrağı renkleriyle kalabalığın arasına çıkartır. Sanılanın aksine herkes çok ılımlı, çok arkadaş canlısıdır. Holiganımsı davranışlara hiç rastlanılmaz. Demek ki beş parmağın beşi de bir değilmiştir. Bir başka ilginç nokta meslek icabı arkadaşlarımın bir çogu bayandır ve hepsi de futbolla çok ilgilidirler. Maçları hep beraber, kaçırmadan izleriz. Türkiye, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda İspanya ve Almanya’nın ardında 3.lüğü Rusya ile paylaşır. Kendisine helal olsun dedirtir.
Sene 2010. Artık Tunbridge Wells isimli, Londra’nın 1 saat güneyindeki bir beldede yaşiyorum. Bir dünya kupası daha gelmiş, çatmıştır. Güney Afrika’da yerlerini alan 32 ülke arasında gene Türkiye yoktur. Kendi ülkeni izlemek, desteklemek olaya bambaşka bir tat kazandırmaktadır ve bunun tadı özellikle ülke dışında olduğunda daha da bir ayrıdır.
2 gün once İngiltere maçını izlemek üzere İngiliz ev arkadaşim Christian’la bir puba gittik. İçerisi tıklım tıklım doluydu ama bizim erkeklerin meyhaneye doluşup maç izlemeleri gibi değil. Topluluğun en az yarısı, belki de fazlası bayandı. Bu görüntü bana çok ilginç ama bir o kadar da hoş geldi. Bizde futbol izleyen bayan yok demiyorum ancak böyle bir görüntü de yok. İngiltere, kolaylıkla geçmesi beklenen Amerika engelinde çok basit bir şekilde 2 puan kaptırmıştı ama maç sonrası kalabalık her ne kadar oyundan tatmin olmamışsa da futbolu bittiği yerde bırakıp içkilerine dönerek muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Bizde böyle bir görüntü de yok!
İngiltere’de bir Türk’ün gözünden yeni başlayan 2010 Dünya Kupası ve dünya futbolunun, bilgisayar oyunlarıyla harmanlanmış bilinmeyen tarihi böyle. Ancak konunun diğer bir yanını da bağlamak gerek. FIFA 2008’den sonra maalesef FIFA 2009 ve 2010 oyunlarını oynama şansı bulamadım. Ancak şans eseri bir kaç hafta önce bilgisayarımı temizlerken dosyalar arasında bir FIFA 99 klasörü buldum ve “hadi canım” diyerek uygulama dosyasını çalistirdigimda gözlerime inanamadım! Yıllar öncesinin oyunu, hatıralar ve duygularla iç içe geçmiş menüsü, görüntüsü gözlerimin önündeydi. Bu yazıyı 2010 Dünya Kupası’nı, İtalya - Paraguay maçını izleyerek yazıyorum ve yazının hemen ardından benim için adeta geçmişe yolculuk olan FIFA 99’u oynayacağım.
98’den bu yana çok şey değişti. Dünya değişti, teknoloji gelişti; futbol değişti, Türk futbolu gelişti. Ancak bütün bu değişimlerin yanında bazen öyle şeyler var ki, bu değişimlerden etkilenmeyerek hayatınızda kalıp usanmaksızın sizin yüzünüzü güldürebiliyor. Hani Mastercard’ın dediği gibi: Kırmızı-Beyaz atkı 15 Lira, Afrika’ya uçak bileti 1500 Lira, Türkiye’yi finallerde izlemek paha biçilemez. Belki bu sefer olmadı ama en azından FIFA 99’um var. O bana yeter…
14.06.2010 / England / Kent / Tunbridge Wells
oda / laptop / bira / cips / İtalya 1 - 1 Paraguay
Blogumuzun yine bir konuk yazarı var. Bu sefer ki konuk yazarımız 5posta. Tanıyanların ve bilenlerin hiçte şaşırmayacakları kalemiyle bir haber verdi bize bugün. Süprizi bozmamak içinse devamını merakınıza havale ederek yazısı ile başbaşa bırakıyoruz sizleri.
Kendisi için önemli olan bu haberi ilk olarak paylaştığı platformlardan birisi olarak bizi seçmiş olmasından dolayı çok teşekkür ediyoruz. Mutlu olduk.
Biraz internete elini, burnunu, kolunu kaptırmış olanlar bilirler; Profesör Dr. Zihni Sinir gibi acaip projeler geçer insanın kafasından. Genelde ''şunu şöyle yapıp da piyasaya çıksam, parayı vururum'' diye düşünenler çoğunlukta. Ben bu tip düşünceleri, konseptleri başarısızlığa mahkum görüyorum biraz. Belki de bir dönem parası için sevmediğim işler yapmış olmamın rolü vardır bunda. O yüzden sevdiğim ve etrafımda eksikliğini gördüğüm şeylerin üzerine kafa patlatmayı tercih ettim bir süre. Ancak emin olun, bu işler kafa patlatmakla da olmuyor. Fikirlerin, bir yerlerde uzunca süredir sessiz ve derinde yatmış olması, bir anda da spontane olarak çıkması gerekiyor.
2 ay öncesinden, biraz daha vaktim olacağını kestiriyordum yılbaşından sonra. Bu ekstra zamanı, bir süredir çalmayı bıraktığım gitarı elime tekrar yeniden almak için kullanırım diye hesap etim hep. Bunun için kendimi gaza getirmek maksadıyla yeni bir gitar alma sevdasına da düştüm. Ben bir gitar fetişistiyim. Gitar çalmadığım dönemlerimde bile mağazalara girer çıkarım. Beğendiğim bir model olursa hemen deneyip, tadına bakmak için.. Yine bir sürü mağaza dolaştım, amfilere, pedallara taktım beğendiğim gitarları. Eve geldim, YouTube'un karşısında o video senin bu video benim dolandım. Bloglar, forumlar taradım. O aralar kafamda şimşek çakmış olmalı.
Ben Türkiye'yi 1996'da bıraktığım zaman internet falan kullanmıyordum tabii. Nasıl oluyordu da bir gitar, pedal ya da amfi alıyorduk biz? Neye bakıyorduk, kime danışıyorduk? Diğer tüketicilerden alınabilecek tavsiyeler sınırlıydı intenetin olmadığı bir ortamda. Açıkcası biraz mağaza sahiplerinin at oynatması durumu vardı.
Dünü bırakalım, bugün Türkiye'de nasıl dönüyor bu işler? Biraz buna baktım ben. Türk gitar forumlarını gezdim, yorumları okudum. Bayiler, mağazalar hala at oynatıyor. Müzisyenler arasında ise hep aynı, bilindik modellerin adı dönüyor. Benim yapmak istediğim tarzda bir blogun belli kesimler tarafından ilgiyle karşılanacağını sezmem uzun zaman almadı.
Nasıl bir şey yapmaya çalıştım tam olarak? Benzetme yapacak olursam... Bir Samsun Pidecisi açmak değil amacım. Onun yerine İspanyol mutfağını tanıtmak. Evet, belki Paella'yı çok kimse biliyor, adını duydu. Ama Cocido Madrileño tamamen gözlere ve damaklara yabancı. Bunu deneyelim bakalım. Belki o kadar uçmayacağım tabii. Ama dediğim gibi ben bir gitar fetişistiyim. Bu işin gurmesi miyim? Hayır.. Ama olmaya çalışıyorum. Bu konuda bir blog açmaktaki en temel amacım daha fazla şey öğrenmek.
Gurme dedim, İspanyol mutfağı dedim, beklentiler fazla olmasın. Aslında blogun insan içine çıkarılabilmesi için daha zaman ihtiyacı vardı. Mükemmeliğin peşinde koşan biri olmadığım için çocuk düşe kalka büyüsün diye salıverdim ortalığa. En güzel ayarı okuyucu verir. Blog şeklini, havasını zamanla bulur.
Free WP teması üzerine olan bu blogu yazarken yine ücretsiz olan Firefox eklentisi Scribifire'ı kullanıyorum. Haftanın albümünü Spotify'ın ücretsiz, reklamlı versiyonundan dinleyip değerlendiriyorum. Albüme ait parçaları GrooveShark adlı ''bedava'' müzik paylaşım sitesinden bloga ekliyorum. Sonra dünyanın en büyük gitar mağazası var. Her türlü gitar, yan ürünleri ve bunların demosuna sahip YouTube adlı bu dükkanı kullanmak için de para istemiyorlar benden. Dün evden çıktım, kanlı canlı bir gitar mağazasına girdim. Oradaki amfiyi denerken para falan ödemedim. Olur da bu blogdan para kazanacağım gün gelirse, o güne kadar olacak tek masrafım, bilgisayar başında içeceğim espressom. Marketten bugün aldım. Molinari Coffee Beans. Vakumlu paket içinde 149,90.
Now... Shut Up n' Play Yer Guitar...
Not : Sosyal medyada kullandığı avatarını kullandık. Umarız kusur etmemişizdir.
Haziran 2008 tarihli 5posta haberimiz

Uzun zamandır bir konuk yazar ağırlayamamıştık. Şükür ki bu hasretimize son verdik. F. Ferdi Durusulu'yu blogumuzda ağırlamaktan mutluyuz. Gözyaşlarına sağlık diyoruz.
“su akar yolunu bulur”
demiş ve özümsemiştim..
sözün karşısında,
ezildiğimde oldu benim..
su bu aralar ,
çok hızlı akar oldu..
sırt üstü uzanmış ,
beklerken karanlık gözlerle..
kulağıma fısıldayan,
her su zerresinde:
“iyi yoldasın ferdi”,
demesini bekler oldum..
temenniden ötedir bilirim,
gönülden bir nağmedir,
“sonunu bilmemek”
bilmezden gelip, gözardı etmek..
sağa sola sürüklenerek
aşk ile karşılar oldum yeni günü
suyum çağlayandan da dökülebilir
sığ bir denize de…
bu bilinmez de bana
yine ,yeniden:
“su akar yolunu bulur..”
demek düşer..
Kızım okula başladı.
Hande Betül'e göre adı Yapıcı soyadı İlköğretim Okulu olan okulun anasınıfında bizimde yıllar önce girdiğimiz eğitim-öğretim yoluna ilk adımı atmış oldu. Kızımın okula başlaması beni çok heyecanladırdı ama bir türlü bunu dışa vuramadım. Sevdiğim bir dostumun yazdığı bir yazıyı kendi yazacağımdan daha çok sevdim. Uzun bir aradan sonra bu blogta yazı yayınlamak heyecan verici benim için ancak yazıyı benim yazamamış olmam biraz utanmama sebep olmuyor değil.
Neyse...ben sevgili dostumun yazısı ile sizi başbaşa bırakayım.
"1982 yılının eylül aylarıydı. Henüz altı yaşına bile girmemiş, küçük bir çocuktum. Mahallemizde 75 doğumluların tamamı ve bazı 76’lılar okula başlayacaklar. Hemen hemen hepsi de oyun arkadaşlarımdılar. Ne var ki her şey onların siyah önlükleriyle beyaz yakalarını takarak ve sanki bana nazire yaparcasına evimizin önünden geçişiyle başladı. İşte o an benim okumaya olan hevesimin durdurulmaz bir şekilde depreştiği dakikalardı. Çok geçmeden ben de okula gideceğim naraları odalarda yankılanmaya başlamıştı. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum: Ben de Okula gideceğim
Daha 5,5 yaşında küçük bir çocuk ortalığı yırtarcasına okula gitmek için ağlıyor, yırtınıyor ve çırpınıyordu. Çare yok, rahmetli babam çok geçmeden durumun vahametini kavramış, elimden tuttuğu gibi, bize en yakın ama 5,5 yaşındaki küçük bir çocuğun minicik adımlarına inat uzak olan Eşrefoğlu İlkokulunun yolunu tutmuştu. Aman Allahım ne büyük sevinçti o. Zaman zaman önünden geçtiğimiz ve bahçesinde cıvıl cıvıl çocuk seslerinin duyulduğu, kaç kere boyumdan büyük duvarına tırmanarak içeriye bakmaya çalıştığım okulun merdivenlerinden çıkıyordum. Yüreğim yerinden fırlayacaktı. Sonrasında ilerde hemşerimiz ve akrabamız olduğunu öğreneceğim fazlasıyla otoriter bir amcanın odasına doğru yöneldik. Rüştü hoca, zaten küçücük olan bedenimi gördüğünde ve bir okul çantasını taşıyamayacak kadar küçük bir yaşa sahip olduğunu öğrendiğinde bütün iyi niyetine rağmen, beni okula kaydedemeyeceğini söylemişti.
Bundan sonrası zindan, eve dönüş yolunda kendimi nasıl tuttuğumu hatırlamıyorum. Babamın evden ayrılmasından sonra bütün oyuncaklarımı parçalamış, beni avutmak için alınan çantayı sokağa fırlatmış, hatta belki de birkaç defa annemi hırpalamıştım. Bu nasıl bir okula gitme isteğiydi ki, birçok vaatlere rağmen hala zapt edilememiştim. Sürdürdüğüm bu haklı inat, validemin yoğun gayretleri neticesinde kısa bir sürede meyvesini vermiş ve babam yeniden beni okula götürmeye ikna edilmişti. Neyse ki, babamın ısrarları neticesinde “hevesi geçinceye kadar” kaydıyla okula alınmıştım. Ancak kaydedildiğim sınıfın ve benim her zaman hayırla yâd ettiğim öğretmeni Ahmet Sivas bu hevesin geçmesine hiçbir zaman müsaade etmeyecek ve daha birkaç ay içerisinde okulun vazgeçilmez demirbaşı haline gelecektim. İşte bu geçici heves beklentisi sürecinde, okulumuzun hizmetlisi Hayrettin Amcanın teneffüslerde tahtaya çizdiği Cin Ali figürleri ile Ahmet öğretmenimin aralarda çaldığı bağlamanın sesi beni öylesine okula bağlamıştı ki, okumayı öğrenmek ve yazı yazabilmek gibi beklentileri de hiç gecikmeden yerine getirebilmiştim.
Bugün hala okumaya ve yazmaya çalışan bir eğitimci olmayı, daha okulumun ilk günlerindeki olumlu hareketleri nedeniyle, kıymetli müdürüm Rüştü Ecevit’e Öğretmenim Ahmet Sivas’a ve hizmetlimiz Hayrettin Amca’ya borçluyum."
Yazıyı 6 Eylül 2009 tarihinde yayınlandığı haliyle görmek için tıklayınız.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayram' ında konuk yazar almayı planlamıştık. Konuk yazarımız canım kızım Hande Betül oldu. Ancak yazarımız henüz yazı yazmayı bilmediği için annesinden (Aytül) kızımla bir röportaj gerçekleştirmesini istedim. Beni kırmadığı için Aytül'e teşekkür ederim.
Kızıma minnettarım.
Tüm dünya çocuklarının bayramını kutluyoruz.
Keyifle okumanızı diliyoruz.
Aytül : 23 nisan hakkında ne düşünüyorsun?
Hande Betül : Çok güzel. İçimde mutluluk var, okula gitmeyi çok seviyorum, şiir öğrenemedim ama winx kitaplarını çok seviyorum.
Aytül : Büyüyünce ne olacaksın?
Hande Betül : Balerin.
Aytül : Niçin?
Hande Betül : Çünkü zayıflatır insanı, çok güzel olurlar balerinler. Bir de parlak elbiseleri vardır.
Aytül : Arkadaş olmak nedir?
Hande Betül : Anneler oyuncaklarımızı paylaşınca çok sevinirler, bazen kızar ya da kavga ederiz, küsebiliriz de. Ama arkadaşlarımızı çok severiz.
Aytül : En iyi arkadaşların kimler?
Hande Betül : İrem, Nisa, Kezuş, Çağan, Berrak, Berk, Almila, Barış, İlke.
Aytül : Nasıl bir dünya hayal ediyorsun?
Hande Betül : Ankara gibi bir dünya olmalı. Kuğulupark olmalı. Çok çeşitli minişler olmalı. Bir sürü miniş evi olmalı. Winxler olmalı. Kötüler olmasın. Kelebek ve uğurböcekleri olsun. Alınacak pek çok şey olsun. Kalbimde çiçekler olsun. Kaydıraklarda neşeli çocuklar olsun. Kocaman havuzlar olsun.
Aytül : Başbakan nedir?
Hande Betül : Polis demektir.
Aytül : Sen başbakan olsan ne yapardın?
Hande Betül : İnsanlara çok iyi davranır, uyumlu olurdum. (Hande Betül cevabı sonrası ekliyor; Bilmediğim şeyleri sorma bana. Hayvanlarla ilgili ya da ingilizce bir şeyler sor.)
Aytül : En sevdiğin hayvan?
Hande Betül : Köpek, zürafa, tavşan, leylek, devekuşu, ördek, balık, su kaplumbağası.
Aytül : Eline sihirli bir değnek versek peki, ne yaparsın?
Hande Betül : Herkesin istediğini yaparım. Çocuklara şeker, pamuk şeker veririm. Herkese dilek diletirim. Uçurtmalar hediye ederim.
Aytül : Sen çok şanslı bir çocuksun, her çocuk senin kadar şanslı olamayabilir. Senin kadar çok oyuncağı olmayan çocuklara ne yapmak istersin?
Hande Betül : Oyuncak almak ve paylaşmak isterim onlarla ama minik bebekler odamızı dağıtır ve annelerimiz toplar ama ben odamın ve oyuncaklarımın dağıtılmasını hiç sevmem. Minik bebekler zaten çok yaramaz olur. Annelerimiz onlar yüzünden bize kızar.
Aytül : Bize bir şarkı söylesen. Ne söylersin?
Hande Betül : "yurtta aşk,cihanda aşk,her yerde aşk bundan sonra...(ben kopuyorum bu şarkıdan sonra)
Aytül : Kendini anlatır mısın bize?
Hande Betül : Oyuncaklarıma çok iyi davranırım. Anne ve babamdan bir şey isterken "paramız var mı?" diye sorarım. Babam çok uyumludur, beni arabasında ön koltuğa oturtur. İstanbul' da gemiye bindirdi. Uçağa da bindik babamla. Konuşuruz, sohbet ederiz. Annem kahvaltı hazırlar bana, temizlikte ve eşyaları toplamada anneme yardım ederim. Annem bazen kızar bana. Oyun oynarız, her zaman bişeyler alırız. Annemle sirke gittim. Gezmeye gidince çok mutlu olurum ben. Arkadaşlarımla oyun oynadığım zaman da çok mutlu olurum. Babamı ve İrem'i çok özlüyorum. Ankara' ya taşındığımız zaman çok mutlu olucam.
Aytül : Bu dünya da en çok istediğin şey ne?
Hande Betül : Üçlü miniş, evli miniş, okullu miniş...babam alır bana, pahalı olunca annem almaz bana. Maaşını alınca annem de bana söz verdi, Bloom alacak. Annemle yatmaktan çok mutlu oluyorum. Anneciğim seni çok seviyorum.
Aytül : Çevre kirliliği nedir?
Hande Betül : Bazen herşey kirli olur, bazen yaramaz çocuklar etrafı kirletir, anneler "bu odanın hali ne böyle" der. Odamızı toplamadan uyumayız. Ben tek başıma yatmayı hiç sevmem çünkü korkarım.
Aytül : Röportajla ilgili son cümlelerin ne olcak?
Hande Betül : Çok dua öğrendim ben. Babaannem onun için bana çok şey alacak. Çok güzelim, çok uysalım, çok sevimliyim. Bir de çok akıllıyım. Babama ve babaanneme benziyorum. Herkesi çok seviyorum. Babacığım seni çok özledim. Hemen gel Konya'ya. At binmeye gidelim yine.(tv'de "Ozmo Ozmo Ozmo, bu lezzet bir harika" şarkısına dalıp şarkıyı söylemeye başlıyor)
Konuk Yazar : Mehmet Cihangir
Web Girişim
Not : Bu güzel yazı için sevgili Mehmet' e çok teşekkür ederiz.
Bir çok girişimcinin bugünlere gelebilmesindeki asıl neden; fikirlerine olan aşkları ve sürekli olarak çalışmalarından ileri geliyor. Fakat bir süredir zaten ailemizden, birikimlerimizden ya da bir tanıdığımızdan bulduğumuz sermayenin artık “angel investor” adı altında girişimcilere verilmeye başlaması, girişimciliği -ne kadar niteliklendiremese de- oldukça popüler hale getirdi.
"Girişimime yatırım arıyorum”
Aslında girişimci(!) “abi bir fikrim var ama para olmazsa ben bu işe bulaşmam, unum kuru, tuzum kuru ay sonunda maaşımı alıyorum nasıl olsa!” demektedir. Tabi bu yaklaşımdaki girişimci yatırım alsa da sonuca ulaşamayacağı aşikardır.
Başta şöyle bir hataya düşülüyor; yatırım alınan bir şey değildir, yatırım yapılan bir şeydir. Yani zaten girişimci bir şeylere başlamış, düzenini oturtmuştur ve bu yola çıkmış trene yatırım yapılır. Çünkü yatırımcının cebinde amaçsızca duran para erimektedir. Bu yüzden girişimcinin yatırımcıya ihtiyacından ziyade yatırımcı girişimciye ihtiyaç duyar.
Tabi bir de olayın farklı bir boyutu var, bugün girişimciye tanıdıkları verdiği emeğe saygı duyarak yardımda bulunur ve elindekileri girişimcinin hizmetine sunar. Pazarlama, altyapı, reklam çalışmaları için neredeyse hiç bir şey ödemez. Ama eğer yatırım alınmışsa, sitesine destek bannerı koyan arkadaşınız sizden reklam ücreti ister, basın bülteninizi dağıtan arkadaşınız bir pr ajansı gibi sizden ücret ister, tasarımınızdaki ufak değişiklikleri yapan arkadaşınız ise hizmet bedelini sizden bekler. Çünkü artık girişimci kimliğiniz altta kalmıştır, siz onların yardımından gelir elde etmektesinizdir ve haklı olarak sizden karşılık bekleyeceklerdir...
Bu sefer ne oldu? Ayda 2000YTL masrafla dönen girişiminiz için artık aylık 10000YTL ile zor dönüyor... Peki ne anladınız bu yatırımdan?
Bu arada başlangıçta yapılan yatırımların hiç birinin girişimcinin cebine girmediğini biliyoruz değil mi? Yani aslında bu yatırım ile sadece başka bir firmada değil kendi firmanızda çalışıyor ve ay sonunda CEO(!) maaşı alıyorsunuz...
Sonuçta girişimcinin öncelikle emeği karşısındaki sorumluluklarını yerine getirmesi ve girişimini karlı bir hale getirmesi gerekmektedir, devamında eğer birileri ışığı görmüş ve yatırım yapacaksa işte bu sefer emeğin yanı sıra yatırımın da sorumluluğu alınmalıdır... Diğer koşulda zaten girişimini bir yere getireceği meçhul olan birine yatırım yapmak da ne kadar mantıklı olacağı da şüphelidir.
Genelde projelerin bazıları kendi başına yürüyebilecek iken bazıları da durum gereği oldukça ciddi destekçiler ister. Ama bu destekçilerin hiç birisi projeye inanmadan(özellikle de girişimciye) destek vermek istemezler. Buna örnek olarak Kaybolduk.biz ve Serdar Kuzuloğlu’nu inceleyebilirler...
Peki yukarıda bahsettiğimiz şekilde yemişim yatırımını diyen girişim nasıl olur; Birtabak.com’u ve Sinan Ata’yı inceleyebilirsiniz bu konuda da. Kardaki ajansını kapatıp, böyle bir projeye başladı ve 2 ay içerisinde pazarlamasını, reklamını, altyapısını kendi üstlenerek oldukça güzel bir yere getirdi. Yakın zamanda da Türkiye’nin devlerinden biri ile yaptıkları içerik ortaklığını duyurarak, yatırım yerine kendi emeğiniz ile ne tür karlar elde edebileceğinize güzel bir örnek teşkil edecek...
Dediğimiz gibi yatırım aranan birşey değildir ve istisnai bir durum yoksa ihtiyaç duyulan da bir şey değildir, çünkü siz zaten yol haritanızı cebinize göre çizmişsinizdir(yatırıma göre planladıysanız elinizdeki işi terketmeyin, sizin için memurluk en temizi =) ). Önemli olan tüm aşk ve emeğinizi girişiminize vermeniz ve onu ayakları üzerinde durur bir hale getirmeniz, devamında zaten yatırımcı size gelir. Tabi o zaman yatırımcıya hisseleri vermek ister misiniz o meçhul! =)
Yazar Notu : MSN'de bile samimiyetini ve mutluluğunu yansıtabilen nadir insanlardan Muammer'e mothandmoth'da yazma olanağı vermesinden dolayı teşekkür ederim

"Sonsuzluk yolunda nasıl böylesine kolayca ilerlediğine hayret eden birisi vardı,gerçekte hızla bayır aşağı yuvarlanıyordu"
Franz Kafka
Bayılıyorum şu özgürlük söylemlerine. Ne çok para eden bir konu, öyle değil mi? Tüm markalar, tüm ürünler, tüm vaatler ve tüm anlaşmazlıkların temelinde hep aynı söylem yok mu? Özgürlüğünü sevenler için HazırKart! Özgürlüğünden vazgeçemeyenler için 4x4 cip! Özgürlüğümün önüne geçtiği için ayrıldık! Özgür olmak için evvela günde dört öğün bunu al! Peki, aç karnına mı alayım, tok karnına mı?
Şu sonsuz para ve fedakârlığa değen kavramı irdelemeye bayılıyorum. Eee ne de olsa bir reklamcı olarak ne sattığımı iyi bilmeliyim! Kısa bir süre önce Ted Talks'da Barry Schawartz'ın Bolluk Paradoksu kitabı hakkında yaptığı yirmi dakikalık konuşmayı dinleyince tekrar gündeme geldi şu seçenekler meselesi. Bireylerin özgür iradelerini kullanabilmeleri yani özgür olabilmeleri ve dolayısıyla da mutlu olabilmeleri için seçeneklerinin artması gerekiyor ya hani…
Aman Tanrım, kavramlar havada uçuşuyor! İrade. Özgürlük. Seçim şansı. Mutluluk. Cümle içerisinde kullanıldığında oldukça da mantıklı duruyorlar. Örneğin özgürlüğü çoğaltmanın yolu seçenekleri çoğaltmaktır, öyle değil mi? Ne kadar çok seçeneğin olursa o kadar özgürsün. Ne kadar özgürsen o kadar refaha kavuşur, mutlu olursun. Hmm, evet mantıklı.
İşte bu noktada Barry Shcwartz, tüm bu seçenek bolluğunun yan etkilerini irdeliyor ve şu seçenek, mutluluk, özgürlük döngüsüne yeni bir bakış açısı sunuyor. Öncelikle artan seçeneklerin insanları özgürleştirmek yerine karar verme aşamasında paralize ettiğinden bahsediyor. Diyor ki, onca seçeneğin içerisinden seçim yapmak giderek zorlaşıyor. İddiasına göre paralize olmadan bir şekilde seçim yapmayı başarsak bile seçimimizin sonucu bizi daha az seçeneğimiz olduğu zamana oranla daha az mutlu ediyor.
Çünkü onca seçenek varken daha iyi bir seçim yapabilmiş olabilmeyi bekliyoruz. Bu hayali alternatif (daha iyi seçim şansı) seçimimizden pişman olmamıza neden oluyor. Bu pişmanlık da tatmin oranını düşürüyor. Dolayısıyla iyi bir seçim bile diğer alternatiflerin varlığı ve daha iyi bir seçim yapabilme ihtimali ile daha düşük bir tatmin sağlıyor. Kısaca seçenek artıkça herhangi bir karar hakkında pişmanlık duyma ihtimali de artıyor.
İkincil olarak fırsat maliyetinden bahsediyor. Yani, bir tercih yaparak vazgeçtiğimiz diğer bütün alternatiflerin sunduğu harika şeyler bizim tercihimizden dolayı duyduğumuz tatmini azaltıyor.
Üstelik bir de bunca seçeneği gören bünyenin beklentileri de artıyor. Elbette, onca seçenek arasından en mükemmel ürünü, sevgiliyi, işi, evi bulabilmeliyiz!
Ah bir de şu "mükemmel kararı" verememe durumu var. Maalesef artık suçu başkasına atmak zorlaştı. Seçeneğin vardı, neden sana en çok uyanını bulamadın? Madem tam oturmadı neden aldın?
Bu durumda özgürlüğün amacı olan mutluluk, özgürlüğü sağlayan seçenekler sayesinde giderek azalıyor. Her zaman daha iyisi, daha hızlısı, daha güzeli olma ihtimali ile seçim yapmak üstelik de o seçimden mutlu olmak kolay iş mi? Üstelik o seçimin de kusursuz olması gerekir. Çünkü artık özgürsün. Seçenek bolluğunun tam ortasındasın! Yüzlerce seçeneğin içerisinde en uygun, en şık, en hızlı, en güzeli bulabilirdin. Ama bulamadın. Beceremedin. Suçlusu da sensin!
Elbette seçenek olması hiç olmamasından iyidir. Ama seçeneklerin artması mutluluk ile doğru orantılı da değil. Barry Schwartz'a göre bu işin sihirli bir ölçüsü var ama o da ne yazık ki tam ölçüyü bilemiyor.
Peki, bize ne oluyor? Seçeneklerimiz arasında boğuluyor muyuz? Yoksa özgürlük denizinde kulaçlar mı atıyoruz? Ah, ne zor şeymiş şu mutluluk… Tam da doğru formülü bulduk derken…
Sevgiyle kalın.
Tuğçe Esener
not : Teşekkürler sevgili Muammer!
Sevgili arkadasim Muammer beni bloguna konuk yazar olarak davet ettiği andan beri düşünüyorum ne yazabilirim diye? Kendi bloguna yazmak gibi değil tabi. Konuk adı üstünde, belli ki konuk odasında ağırlanacaksın, pijamalarınla yazamazsın.
Yazıyı düşünüp dururken dün gece, bir film izledim. Charlie Sheen oynuyordu başrolde. Pek öyle bayıldığım bir oyuncu olmamasına rağmen (babasını da sevmezdim), yorgunluktan ve tembellikten kendimi bıraktığım kanapeden kımıldamadan, bu çok şey ifade etmeyen 2001 yapımı, Good Advice adlı filmi izledim sonuna kadar.
Amerikan yapımı popcorn filminde Charlie zengin, yakışıklı, güzel popolu (filmdeki kadınlar ona karşı mütemadiyen böyle bir taciz içindeler) hırslı bir borsacıdır. Sosyal statü olarak kendisinden üstün olanlara yağcılık, olmayanlara ise alaycılıkla yaklaşmakta onları aşağılayarak korkunç espriler patlatmaktadır. Sevgilisi, tam istediği gibi, aptal, güzel sarışın, dert kosesi yazaridir bir gazetede. Sevgilisi vardır olmasına ancak bu Charlie'nin kocasıyla golf oynadığı bazı güzel hatunların da gönlünü eylemesine engel teşkil etmemektedir. Böyle doğal bir yaşam döngüsü içinde, karılarının yatağından çıkıp, kocalarıyla golf oynarken aldığı tiyolarla borsada milyon dolarlarına milyonlar katmak motivasyonundadır.
Ancak duruma uyanan kocalardan biri intikam için yanlış bir tüyo verir Charlieye. Charlie'nin hayatı altüst olur, işini, bütün parasını, müşterilerini, ve itibarını kaybetmesiyle kendisini sefil, zavallı bulduğu insanların yaşadığı bir mahallede bulur. Sığ, duyarsız ve de bahtsız Charlie bir dizi olaylar neticesinde insanları görmeye ve bencilliginden siyrilmaya baslar. Iyi olur yani. Ve karisiyla birlikte oldugu adamdan intikam alir o da. Charlie'nin mutlu bir hayati olur.
Simdi tam da bu noktada bu yaziyi yazmama neden olan durumu farkettim birden. Charlie'nin sığlık ve bencilliginden arinmasi, diger adamdan intikam almasini hak kilar. Oyle midir gercekten? Yani zaten bulunmasi gereken niteliklere kavustugu icin erdemli mi olmustur Charlie (insan)? Diger adamin Charlie'ninki kadar populer bir poposu olmamasi durumu adamin aldatilmasini hakli mi cikarir? Iyilik ogutlerken mutlaka salt kotulerle mi kontrast yapmaliyiz? Herkesin icinde hem iyilik hem de kotuluk yok mudur? Bunlari zaten isimize geldigi sirayla, belli kisisel gerekcelerle icimizi rahatlatarak ortaya cikarmiyor muyuz? Insanlar yalniz degil midir? Sabun köpügü arkadasliklarla zaman oldurmez mi gunumuzun bencil insani? Bir digerinin problemini kac kisi gercekten hisseder icinde? Kac kisi dostuyla empati kuracak kadar zaman ayirir iliskisine?
Bu ve benzeri sorularla uyudum dun gece. Ve birden aklima bir fikir geldi. Yok öyle süper parlak bir fikir degil. Ama fikir iste. anlatderdini diye bir blog acma fikri. bu. Esimizle, ailemizle, sevgilimiz, dost ve arkadas cevremizle paylasmaya Üşendiğimiz, çekindiğimiz, vakit ayırmadığımız ama enerjimizi çalan soru, sorun ve bir adım ötesi dertleri anlatıp, gerektiğinde uzman görüşü alabileceğimiz bir blog olsa diye düşündüm. Saklı kimliği ile yazsın kim aklında ne varsa. Saklı kimlikli yazarlar da ortak olsunlar dertlerine. Farklı bakış açılarından fikir versinler. Profesyonellere danışalım gerektiğinde. Onların görüş ve önerilerini de ışık tutsun derdimize. Ve aldım adresi. Bakalım neler olacak?
Heyecan icinde bekliyoruz "zeynepalguller@gmail.com" adresine ilk maili atacak olanı.
İlginizei, sevginizi, yorumlarınızı eksik etmeyeceğinizi umduğum blog adresi: http://anlatderdini.wordpress.com/
Sevgiler,
Ebru Baranseli
Grafik Tasarımcı/Öğretim Görevlisi
mothandmoth notu : 4. Konuğumuz Yusuf Ozan Taşdemir' e bu güzel yazısı için çok teşekkür ederiz. yusufozan.blogspot.com
Yazarın notu : Merhabalar;
Yıllardır takipçisi olduğum, zevkle okuduğum bu blog' ta sizler için konuk yazar olarak bir yazı yazdım. Umarım hakkını verebilmişimdir.
Kim bilir kaç kere küstük yaşama, kaç kere vazgeçtik bir şeyleri yapmaktan ve kaç kere "hayır olmayacak boş ver, daha fazla zorlamanın anlamı yok" dedik. Evet, umudumuzu yitirdiğimiz anlardır bunlar. Herkeste olabilecek şeylerdir. Çünkü hiç bir iş başladığı gibi güzel ve huzur dolu gitmez. Merdivenleri çıkarken, ilk adımlarımız her zaman deli doldur ama basamaklar her adımda biraz daha zorlar bizi. Hayatta hiç kimse bu basamakları elleri cebinde çıkmıyor sanırım. Kimse son basamağa ilk günkü gibi basmıyor.
Uzun bir yolculuk olabiliyor bazen başladığımız bir iş, bazen de kısa süreli. Ama uğraş verdiğimiz şey ne olursa olsun, bizi bir yerde yoruyor ve sıkılıyoruz, zorlanıyoruz. Hedefimize ne kadar inanmışsak bizde o kadar zorlayabiliyoruz onu. Eğer inancımız yoksa bıkıveriyoruz o yaptığımız şeyden. Zaten inanmadan başladığımız bir işten sonuç beklemek de saçma olurdu.
Umudun sonun teminatı olduğunu söylersek yanlış olmaz herhalde. Beklentilerden farklı olarak insan, koyulduğu bir işi devam ettirirken sonunu da merak eder. Bazen başladığım bir işi yarıda bıraktığımın farkına tekrar umutlandığımda varıyorum. Umudu yitirmiş olduğumu fark ediyorum. Ve tekrar koyuluyorum o işe. İşe sanki yeniden başlamış, sanki ilk defa yapıyormuşum gibi bu işi. Evet, yeni bir sayfa açmış gibiyim o an. Ama aslında bir tecrübe daha edinmiş oluyorum. Ben o işi ilk kez yapmıyorum. Ve bu da bir daha umutsuzluğa düşmeyeceğimin garantisi vermiyor tabii ki. Ama olsun yine de yeni bir sayfa açtım. Yeni harfler yazdığım bir sayfa. Silgi olmasaydı eğer ne yapardı kalem bilinmez. Kalemi tecrübeli kılan silgidir aslında.
Eğer bir şeyler yapıyorsak buna gerçekten inanmalıyız. Zaman çok değerli, akıp giderken bir şey, içinde bizi de götürüyor. kimi yosuna sarılıyor, kimi incileri arıyor. Kimi umutsuzluğa kapılıyor, kimi mükemmeli arayıp duruyor.
Evet, birileri bir şeylerle yetiniyor. Kendini yeterli sanıp kandırıyor. Tükenmez ilmin deryasından aldığı bir kova suyla susuzluğunu gideriyor. Umutsuzluğa düşmekten korkuyor. Kendine olan güvensizliğinden kaynaklı olsa gerek bu.
Arıyor durmadan yeniyi. Topluyor durmadan incileri. Düşüyor bazen derinliklerine denizin. Bazen kapılıyor dalgasına. Sürüklenip gidiyor. Her türlü duyguyu yaşıyor. Gidiyor karanlığına umutsuzluğun. Orada hapsolmuşken bile ışığı arıyor gözleriyle, bazen de yüreğiyle. İşte böyle bir insandır umudunu hala yitirmeyen. Sonucu görebilecek biri varsa o da bu kişiliktir.
Hep böyle olmaya çalışıyor olmak ne kadar anlamlı kılıyor hayatı ve ne kadar neler yüklüyor zamana...
Umuda sarılmak her defasında, yeniden gülümsemek hayata, ne kadar güzel bir duyguymuş aslında...
Konuk Yazar : Jeo. Müh. Berivan Özbay
mothandmoth notu : 17 Ağustos depremini bilimsel bir deprem yazısı ile anmanın çok daha anlamlı olacağını düşündük. Sevgili Berivan' a çok teşekkür ederiz.
Deprem, levha sınırları ve aktif sismik bölgelerde kilometrelerce derinlerde meydana gelen yer hareketidir. Levha sınırları olarak adlandırılan kıtasal ve okyanusal kabukların birbirine göre hareketleri sonucunda oluşan depremlerin büyüklüğü Richter ölçeği ile ifade edilir. Depremin şiddetinin ölçülebilmesi açısından, yerin sarsılması, deprem karşısında insanların verdikleri tepkilerden ya da binalarda meydana gelen hasarlardan çok daha doğru bir ölçüdür. 1'den 9'a kadar numaralanan Richter ölçeği logaritmik bir ölçektir, yani bir depremin etkileri, ölçeğin derecesi ile birlikte artar. Ölçekteki her birlik bir artışa karşılık, yer sarsıntısında 10'un katları şeklinde artan bir büyüklük söz konusudur. Yani 5 şiddetine kadar çok hasar vermeksen 5 den sonra ciddi tahribatlara yol açabilir.
5- 5,9 ufak çaplı atom bombası etkisi yaratır, insanlar tarafından hissedilir, bacalar ve mobilyaların devrilmesine neden olur.
6- 6,9 büyük çaplı atom bombası, sahil kenarlarında Tsunami görülebilir, hissedilmemesi söz konusu değildir. Evlerde yıkılma görülebilir.
7- 7,9 göktaşı çarpması gibi de hissedilebilir. Deprem merkezi ciddi hasar görür. İnsanların şok ve panik içinde davranmasına yol açar.
8- 8,9 büyük bir yıkım, ev içinde ve dışında ölüm tehlikesi demektir.
9 ve üstünde ise insan eliyle yapılmış her şey yıkılmış demektir. Tektonik levhalarda kırılma ve kayma meydana gelir. Kıyamet olarak da adlandırılabilir. 24 Aralık 2004 Sumatra depremi 9,5 magnitüdlü olarak kayıtlardadır.
Yerkürede oluşan yıkıcı depremlerin büyük kısmı faylarla ilişkilidir. Eğer bir kırığın iki tarafındaki kayaçlar birbirlerine göre gözle görülür miktarda hareket etmişlerse bu kırığa fay adı verilir. Fayların boyutları birkaç cm den birkaç bin km ye kadar değişebilir. Fayların boyu depremin büyüklüğü ile logaritmik olarak orantılıdır. Büyük ve sığ depremlerde yeryüzünde görülen fayın boyu yüzlerce km ye erişebilmektedir. Örneğin 1939 Erzincan Depreminde oluşan fayın boyu 360 km olup üzerinde en büyük yer değiştirme ise 750 cm olmuştur.
Birçok fiziksel olguda olduğu gibi depremi tanımlamak için de bazı parametreler kullanmaktayız. Bu parametreler geleneksel anlamda 4 tanedir. Bunlar depremin oluş zamanı, episantr (üst merkez) koordinatı, hiposantr (odak, iç merkez) derinliği ve büyüklük olarak tanımlanır.
Depremin oluş zamanı; fiziksel anlamda oluş zamanı fay üzerinde ilk kırılmanın olduğu andır. Depremle ilgili araştırmalarda depremlerin tarih ve GTM (Greenwich saati) ye göre oluş zamanının belirlenmesi istenir. Odak noktası; depremi oluşturan ilk kırılmanın başladığı yeraltı noktasına depremin odak noktası ve bu noktanın yeryüzüne olan derinliğine de odak derinliği denir. Kırılma bu noktadan sonra sürer ve tüm fay üzerinde yayılmaya başlar. Depremleri odak derinliklerine göre 3 sınıfa ayırabiliriz.
Sığ depremler 0- 60 km derinliklerde olan depremlerdir. Orta derin odaklı depremler ise 60- 300 km derinlerde olur. 300 km den daha derin odak derinlikli depremler derin depremler olarak adlandırılır.
Ülkemizde iki fay kuşağı yer almaktadır. Bunlar Kuzey Anadolu Fay hattı (KAF) ve Doğu Anadolu fay (DAF) hattıdır. KAF batıya doğru saat yönünün tersine doğru dönen Anadolu levhası ile ona göre stabil sayılan kuzeydeki Avrasya levhası arasındaki sınırı oluşturmaktadır. KAF ın Türkiye boyunca kat ettiği mesafe 2000 km ye yakındır. Bu fay zonu Karlıova (Bingöl)’dan Yunanistan topraklarına kadar uzanmaktadır. Yapılan ölçümlerde KAF ın yılda 23± mm hareket ettiği bilinmektedir.
Hepimizin yakından tanık olduğu 1999 yılı içinde yaşadığımız iki büyük depremden ilki olan 17 Ağustos 1999 İzmit depremi, Kuzey Anadolu Fay zonunun Marmara Denizi içine doğru uzandığı batı ucunda meydana gelmiştir. 17 Ağustos depremi KAF boyunca bu yüzyılda meydana gelmiş olan ve batıya doğru kayan depremlerin yedincisidir. Bu dizedeki depremlerin aralarındaki zaman 3 aydan 32 yıla kadar değişmiştir. 1939 yılında başlayan bu depremler dizisi süresince fay zonunun 1000 km si kırılmıştır. Bir deprem meydana geldiği faydaki stresi azaltsa da çevresindeki fayların stresini arttırmaktadır. 17 Ağustos depremi batıda Hersek’ten, doğuda Sapanca gölünden geçerek Düzce’ye kadar olan faylar boyunca karada deformasyonlara sebep oldu. 7.4 büyüklüğüne sahip olduğu hesaplanan deprem sonucu hareket etmeyen fakat bölgede değiştirdiği gerilim dağılımı sonucu etkilenen alanlardan Düzce de 12 Kasım1999 tarihinde 7,2 büyüklüğünde bir deprem daha meydana geldi. Gerilimin artmasına neden olduğu bir diğer alan olan Marmara denizi içindeki faylar da araştırmacılar tarafından muhtemel deprem beklenen alanlardan biri olarak görülüyor.
Depremlerin önceden tahminine gelince bilimsel olarak bu durum mümkün olmamıştır. Fakat sıcak ve mineralli su kaynakları genellikle derin dolaşımları nedeniyle oluşabilecek bir depremin önceden belirlenmesi için diğer verilerle birlikte dikkate alınması gereken önemli unsurlardan biridir. Deprem kuşağındaki Çin ve Japonya gibi birçok ülkede bu kaynaklardaki değişimler takip edilmektedir. Bu kaynaklarda deprem öncesinde, sırasında ve sonrasında değişiklikler oluşabilmektedir. Bunlar bulanıklık, koku, renk, tat, sıcaklık, debi değişiklikleri, yeni kaynak oluşumları ve kimyasal olarak iyon ve gaz değişimleri şeklinde görülebilmektedir. Ciddi biçimde gözlem yapılarak uzun vadede sonuç alınabilinmektedir.
Doğal afetleri yaşamamız kaçınılmaz bir gerçek, önemli olan ciddiyetini fark etmek ve malımızı değilse de canımızı en az hasarla kurtarabilmek...
Konuk yazarımız : Yusuf İbili
Yorum yazmak özellikle kişisel görüşümüzü belirtmek adına çok önemlidir. Yazar, okuduğumuz içeriğe farklı bir bakış açısıyla yaklaşmış olabilir. Doğru veya yanlış. Elbet her zaman kafamızda bir şeyler belirir, içimizde yorumlarız.
Fakat neden yazmıyoruz? Yazmalıyız. Diğer insanların görmesi ve benimsemesi için önemlidir. Akıllı bir insan eleştiri ile hakaret arasında ki farkı anlayabilir. Varsa gücümüz eleştiri yapmalıyız, tartışma konusu açmalıyız. Bunu sağlayabilirsek hem biz, hem diğer insanlar hem de yazar olayın ana temasını görecektir. Herkes için en verimli olanı da budur.
İnsanın düşüncelerini, fikirlerini belirtmesi kadar güzel bir şey var mıdır? Söz hakkı veriliyor size. Bugün birçok blog yazarı ürettiği içeriği yorumlara açık bırakıyor. Neden acaba? Blog yazılımını –örn: wordpress- kullanmasını bilmiyor da tesadüfen mi yapıyor? Elbette hayır. Yorumlara açığım arkadaşlar, yazın! Diyor.
Yorum yapmak için illa o konuda uzman olmanız gerekmiyor. Eğer üretilen içerik size bir şey ifade ediyorsa yazabilirsiniz demektir. Yapacağınız bir yorum size ve çevrenizdekilere çok şey katabilir. Belki de yazarın “Yeter artık, insanlar sadece okuyor. Fikirlerini belirtmiyorlar. Bundan sonra yazmayacağım” düşüncesini çürütecek bir güce sahip olabilir.
Bana göre, yazarın içeriğe yorum alması en büyük hakkı. Bir nevi saygımızı, sevgimizi ve değerli olduğunu göstermemizin bir işareti. Manevi olarak bir bağ kuruyoruz ki çok güzel bir şey. İnsanlar farklı görüş açılarıyla ortak konular üzerinde birleşip etkileşim içinde olabiliyor.
Çoğu zaman şu hataya düşebiliyoruz (zamanında bende yaşadım) “Yazsam mı acaba? Böyle bir yerde yorumumu görenler hakkımda ne düşünür?” Daha kendi düşüncelerimiz olgunlaşmamış iken başkaları hakkında yorumlar üretiyoruz. İstediğimiz bu acaba? Ben şimdiye kadar hiç kimseyi bu şekilde yargılamadım. Söz hakkı verilen her yerde bizim de yer almamız en büyük hakkımız. Keşke bu çeşitliliğe fazlasıyla ortak olup, farklı konularda ki içeriklere yorum yazabilsek ama kendi dahil olduğumuz içeriklere bile yorum yazmıyoruz.
İlla yorum yapıyım, adım çıksın namımız yürüsün de mantıklı bir düşünce değil elbet. Konuya olduğunca yakın yorumumuzu daha doğrusu bize çağrıştırdığını, bakış açımızı yansıtmak yetecektir.
Gelelim -tekrar- yazar tarafına. Bakıyoruz istatistiklere sayfa görüntüleme sayıları çok yüksek. Ya yorum? Yok! Diyeceksiniz ki olabilir çünkü FriendFeed vs. ortamlarda yorumluyoruz. Buda çok güzel bir şey. Yorum yazıyoruz sonuçta. Yazar içeriğin kaynağını tespit edince yorumlara ulaşacaktır ve gerekirse o platforma dahil olacaktır.
Yorum yazmak, kuracağımız en anlamı sosyal ağımızın temelleridir. Bugün Facebook vb. ortamlarda arkadaş olarak eklediğimiz birçok insan bulunmakta. Kaçını tanıyoruz daha doğrusu kaçıyla ne paylaştık? Bir okuyucunun, yazarı ile paylaşacağı yorumu verebileceği en güzel hediyedir ve belki de kurulacak -o şahane- arkadaşlığın, dostluğun temelidir. Kim bilebilir?
Şuradaki yazıyı ve özellikle yorumları mutlaka okuyunuz. Bilinçli bir okur olalım, konuyu düşünelim ve yorumumuzu mutlaka yazalım. Yorumlara açığız arkadaşlar, sizce neden yazmıyoruz?
Not: Wordpress altyapısını kullanan ve içerik üreten arkadaşlarım! Yorum yazan insanlar ile ne gibi bir bağınız var görmek için Meet Your Commenters adlı eklentiyi mutlaka yükleyin. Kendi anlamlı sosyal ağınızı keşfedin.
Küçük bir çocuktum daha, 1980’lerin başıydı. Belki gördüğüm her şeyi tam olarak anlayamıyor, ancak etrafı meraklı bakışlarla süzüyor ve hemen hemen her ayrıntıyı inceliyordum. Bu dönemlerde aklıma gelen her şeyi sorabilme özgürlüğüne sahiptim biliyorum. Ancak bazı zamanlarda Rahmetli’nin tahammül sınırlarını zorladığımın farkındaydım. Bu farkındalık bazen öfkeyle karşılık bulabilirdi. Ancak şimdi anlıyorum ki, peş peşe sıraladığım onlarca soru karşısında yine de iyi tahammül gösterebilmişti.
Bir arife günü belki de münasebetsiz dakikalarda arka arkaya sorular sorduğum bir yolculuktu. Özellikle bazı ayrıntıları hafızamın bir köşesinde arşivlediğim fotoğraf karelerinden çözümleyebiliyorum şimdi. Sabahın erken saatinde düştüğümüz köy yolculuğunu kazasız belasız tamamlayabilmiş olmanın verdiği huzura rağmen, neredeyse iki saat süren 50 km’lik bir ralliden çıkmışçasına yorgun düşmüş, üstelik Kaşaklı’da, Harım’da veya istifra etmeye yakın herhangi bir noktada verilen tüm molalara rağmen tuhaf bir baş döngüsü ve mide bulantısı içerisine hapsolmuştuk. Her moladan sonra rahmetli, anahtar tutmaktan nasırlaşmış ellerini sıkıca kavradığı direksiyonda, saatlerce güneş altında çalışmaktan olsa gerek kavruk kavruk olmuş yüzünü ekşitmeden, o vakur duruşuyla yoluna devam etmişti. Burası öylesine bir yoldu ki; Kaşaklı ile Kurucuova arasında uzanan tarifi imkânsız güzelliklere rağmen verilen molaların dışında ormanın ve mavi gölün güzelliğini fark etmeye izin vermeyecek ölçüde sersemletirdi insanı. Yolculuğun sonuna doğru alabildiğine sersemlemiş olmama rağmen, son yokuşun başında köyün girişini gördüğümde haklı bir rahatlama yaşıyordum. Ancak yine de henüz kendisine gelememiş bir çocuk olarak köy meydanındaki kahvehanede gördüğüm herkesin elini öperek eve ulaşmaya çalışmak da hafifçe sarsardı beni. Yanaklarımın sıkılmasına katlanıverirdim o dakikalar, Hüsnüniyet bakkaliyesinden aldığım bir akide şeker hürmetine. Çiçek dedenin evinin önünden geçerken aklıma akşama yaşayacağımız merasim takılıverirdi. Oysa önce babamın annesini ziyaret etmeliydik. Zira dört bir yanda murat otomobillerin, ştayer kamyonların ve rus motorların sardığı caddeyi bir mezar ziyareti telaşı kaplamıştı. Bizde ise bir abdest telaşı başlardı. Tatlı bir koşturmanın arasında elinden sıkı sıkıya yapıştığım rahmetli ile bağ arasından uzun bir caddeye çıkardık. Öyle bir cadde ki bu sağlı sollu sıralanmış kerpiç evlerin arasında bahçelerden sarkan meyve ağaçlarına nazlanarak orta mahalledeki mezar durağına ulaşırdık. Ve hep aslında ürpertili gelirdi bu yolculuk. Bir o kadarda huzur doluydu. Her ne zaman yürürsem bu güzergâhta kadıların evine merakla bakar merakım galip gelir ürpertimi mağlup ederdim.
Her mezar yolculuğumda annesini anlatırdı rahmetli babam, daha doğrusu annesizliğini. Çok erken ayrılmış olması ona çok dokunmuştu. Bazen boğazı düğümlenirdi biliyorum, ağlamaklı olurdu, yutkunurdu hissettirmeden ve birden adımlarını sıklaştırıverirdi. Aceleciydi hep, muhtemelen bir an önce annesine kavuşmak istemiş ve hayatı annesi gibi erkenden terk etmişti. Ama ben hala babaannemin mezarında fatiha okumakla meşgul küçük bir çocuğum ve hep öyle kaldım.
Kurucuova mezarlığında yatan bütün ölmüşlerimizin ruhları şad, mekânları cennet olsun.
Yazıyı orjinal sitesinden okumak için tıklayınız.
İlk konuk yazarımız Dr. Hüseyin MUŞMAL' a çok teşekkür ederiz.