Dünya Kadınlar Günü, ilk kez 1800'lü yıllarda çalıştıklarının karşılığı almak için grev yapanlar kadınlar sonrasında ortaya çıkmış bir gündür. 1800'lü yıllardan beri emeklerinin karşılığını almak isteyen kadınlar, 1907'de bulundukları tekstil fabrikasında greve başlıyor ve fabrika yöneticileri diğer fabrikalara da grevin sıçramaması için kadınları fabrikaya kilitliyor. Ancak işler umdukları gibi gelişmeyip içerde yangın çıkıyor ve kaçmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölüyorlar.
Aynı yllarda bir çok kolda kadınlar bugün olduğu gibi, eşitlik, özgürlük, seçme seçilme, çalışma saatleri ve koşulları, ücretlendirme gibi konularda bir araya gelmeye başladılar.
Dünya Kadınlar Günü ilk kez, 26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında ortaya atıldı ve kabul edildi. Bir çok ülkede her yıl kutlanmaya başladı. İsveç’te ise 1912 yılından itibaren kutlanmaya başladı.
İki dünya savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması yasaklanan Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de kutlanılmaya başlamasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1977 yılında 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul etti.
İlk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlayan 8 Mart, 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı.
Türkiye Kadınları için İstatistikler:
1- Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor. Türkiye'de şiddet mağduru kadınlar için 496 kişilik kapasitesi olduğu söylenen ve bugüne kadar 5512 kadına hizmet vermiş olan sığınma evlerinin 70 miyon nüfuslu Türkiye için az olduğu oldukça açık.
2- "Haydi Kızlar Okula" isimli eğitim kampanyasıyla 177.000 kzı çocuğu ilköğretime kazandırıldı.
3- 2003 yılında kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 26.6. Bu oran kırsal yerlerde yüzde 39., kentsel yerlerde ise yüzde 18.5. 2002'de kadın işgücünde yüzde 9.9 olan işsizlik oranı, 2005'te yüzde 11.1'e çıkmış. 2002'de 517 bin olan kentlerde işsiz kadın sayısı 2005'te 553 bin olmuş.
4- OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) ülkeleriyle ilgili resmi istatistiklere göre Türkiye kadın işgücü istihdamı açısından 116 ülke arasında 98’inci ülke olarak çok alt sıralarda yer almaktadır.
5- Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.
Ankara'nın bürokratlarının yaşadığı en nezih semtlerinden birinde bile, miras kalan mallarda kadına pay verilmemesi, toplu yemeklerde en küçük gelin yemeği hazılar ve toplar, kadınlar hizmet ettikten sonra yemek yer, kadının evliyken ailesini görme hakkı kocaya saklı, kızın ev yemeği öğrenmesi için kayınvalidesinde bir kaç yıl kalması, kadınların herhangi bir sektöre dahil edilmemesi -sadece yemek, çamaşır, ütü sektörü çalışılabilecek tek iş alanı-, dışarı çıkarken eşlerinden izin almaları...gördüysem Türkiye bu gelenek göreneklerinden sıyrılacak da, AB'ye sunulacak Kadın Hakları Raporu kabul görecek. Daha istatistikleri aşamamışız. Bu yolda bizim yiyecek ne yazık ki çok fırın ekmeğimiz var.
Tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyoruz.
Bedük, son günlerde en çok dinlediğim albümün sahibi. Oldukça ilgi çekici tarzı ve herkesin ilgiyle takip ettiği klibi ile digital platformlarda en çok aranan sanatçılar listesinde üst sıralarda yer alıyor. 2. Klibinin çekimleri için hazırlanan Bedük'ün, klibi için digital ortamı çok aktif kullanacağını şimdiden haber verelim.
Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş Mavilerde sefer etmek! Bir sahilden çözülüp gitmek Düşünceler gibi başıboş. Açsam rüzgara yelkenimi; Dolaşsam ben de deniz deniz Ve bir sabah vakti, kimsesiz Bir limanda bulsam kendimi. Bir limanda, büyük ve beyaz... Mercan adalarda bir liman.. Beyaz bulutların ardından Gelse altın ışıklı bir yaz. Doldursa içimi orada Baygın kokusu iğdelerin. Bilmese tadını kederin Bu her alemden uzak ada. Konsa rüya dolu köşkümün Çiçekli dalına serçeler. Renklerle çözülse geceler, Nar bahçelerinde geçse gün. Her gün aheste mavnaların Görsem açıktan geçişini Ve her akşam dizilişini Ufukta mermer adaların. Ne hoş. ey Tanrım, ne hoş, İller, göller, kıtalar aşmak. Ne hoş deniz deniz dolaşmak Düşünceler gibi başıboş. Versem kendimi bütün bütün Bir yelkenli olup engine; Kansam bir an güzelliğine Kuşlar gibi serseri ömrün. O.Veli
Burak Büyükdemir ismi ile özdeşleşen Türkiye'nin internet adına ortaya konmuş en doğru ve en çekici projesi etohum, 31 Ocak 2009 tarihinde en değerli girişim projelerini seçiyor.
2008 yılı içerisinde etohum.com sitesinden açıklanan programa uygun olarak devam eden süreç gereği 15 girişimci Maçka’daki İTÜ İşletme Mühendisliği Fakültesi’nde açıklanacak. 6 saat boyunca dinleyicilerin keyifle takip edecekleri son derece güzel bir program katılımcıları bekliyor tahminimce. Başından beri desteklediğimiz etohum projesinin bu önemli gününde orada olacağız.
Kaçırmamanızı önereceğimiz bu günde tüm okuyucularımızı bu programa davet ediyoruz.
Birileri; “10 yıl sonra bu sokak lambasını kullanacaksınız” diyor ve sonra biz de tam 10 yıl sonra, o sokak lambasının ışığı ile aydınlanmaya başlıyoruz. Bunu söyleyebilen çok sayıda insan yok maalesef. Bir şans olmasından daha öte, bu fırsatı sağlayacak olan doğru meslek seçimi ve kariyer hedeflemesini gerçekleştirmek oldukça önemli.
İçinde bulunduğumuz hafta, geleceğimizi şekillendiren ürünleri tasarlayan çok değerli iki misafir ağırlama fırsatını yakaladım. Onlar Amsterdam' da yaşıyorlar. Mine Danışman ve Özgür Taşar çifti Philips Design da çalışan iki türk ürün tasarımcısı. Özgür şuan da “Senior Product Designer” olarak Philips’ in Life style ürünlerine deyim yerindeyse hayat veriyor. Mine ise medikal cihazlar için arayüz tasarımı geliştiriyor.
Philips Design, merkezi Hollanda da bulunan ve Amerika, Hindistan, Singapur gibi ülkelerde toplam 8 ofisi bulunan 550 çalışanı ile Philips’ten ayrı bir şirket. 550 çalışanının yalnızca 2’ si Türk ve her dilden ve ülkeden insanın çalıştığı global bir ajans. Şirket, Philips’ in tüm ürünlerini tasarlamanın yanında talep eden diğer şirketlere de hizmet veriyor. Şirket üç alanda tasarım geliştiriyor.
1- Küçük ve büyük medikal cihazlar 2- Aydınlatma 3- Life style ürünler (Mutfak eşyaları, traş makineleri, tv, ütü v.b. ürünler)
Özgür Taşar ile yaptığımız küçük sohbet beni çok heyecanlandırdı. Bir türk olarak onlarla gurur duymanın yanında geleceğe yön veren ürünleri tasarlayıp, seneler sonrasının ürünleri üzerinde çalışan bu değerli adamı gelecekte yaşayabildiği için kıskandım.
Özgür, Eskişehirli ve 2000 yılında ODTÜ Endüstriyel Tasarım bölümün mezun olduktan sonra 3 yıl kendisinin ifadesi ile idealist bir ODTÜlü olarak üniversitesinde öğretim görevlisi olarak hizmet vermiş. Ardından yurt dışında alanıyla ilgili olarak deneyim sahibi olmanın önemli olduğunu düşünerek aynı okulun aynı bölümünden mezun olduğu ve orada tanıştığı hayat arkadaşı Mine ile birlikte Dünya’ nın en değerli tasarım okuluna master programı için kabul edilmiş. Özgür, İleri ürün tasarımı master programına kabul edilirken, Mine de etkileşim tasarımı programına giriyor.
İsveç’in kuzeyinde, soğuk bir iklime sahip Umea şehrinde bulunan Umea Institute of Design, her yıl 3 ayrı master programı için dünyanın her yerinden yalnızca 30 öğrenci kabul ediyor. Okul, master programına kabul etmek için oldukça değerli tasarımlardan oluşan bir portfolyo göstermenizi şart koşuyor.
Yaşamı için çok değerli gördüğü 2 yılını bu okulda harcayan Özgür, okulu için şunları söylüyor; “24 saat açık olan okulda tasarlayacağımız tüm ürünleri hayata geçirebiliyorduk. İhtiyacımız olan tüm malzeme okul tarafından karşılanıyordu. Okulda fotokopi v.b. cihazlar kullanıma hazır bir şekilde öğrencilerin hizmetine verilmişti. Kimseyle iletişim kurmadan bu araçlardan da faydalanabiliyorduk. Hatta okulda eksik gördüğümüz öğrencilerin ihtiyacı olan bazı birimleri kendimiz inşa edebiliyorduk. Örneğin öğrenciler kendi çabaları ile okula bir sauna ve ihtiyaç duyulan özelliklerde bir mutfak inşa etmişti. Bunları yapmak için kimseden izin almamıza gerek yoktu.”
Bana göre, okul bir öğrenci için en çok gerekli olan öğrenci-marka yakınlaşmasını sağlamak adına oldukça önemli bir ilkeye sahip. UMEA da okuyan öğrenciler tasarım çalışmaları için markaları ikna etmek ve onlardan sponsorluk almaları için teşvik ediliyorlar. Özgür 2 yıl zaman zarfında çok sayıda İsveç markası ile çalışma fırsatına sahip olmuş. Bunun yanında Electrolux, LG ve mezuniyet projesi için Nokia ile çalışma fırsatına erişmiş.
Özellikle Nokia, sonrasında kendisine iş teklifinde bulunduğu için mezuniyet projesini anlatmasını istedim Özgür'den.
“Projeleri hayata gerçimek için öncelikle fikri bir sunum halinde iletmek gerekiyor. Bu noktada öğrenci marka ile kendi başına iletişim kuruyor ve ikna etmeye çalışıyor. Ben Nokia ile mezuniyet projem için iletişime geçmiştim. Beraber çalışma isteğim kabul edildi ve Nokia sponsor olarak Helsinki seyehatlerimizi (3 kez) ve diğer tüm masraflarımızı karşıladı. Projemin adı Nokia One’dı. Konsept eğlence ve iletişimi ev ortamında insancıl bir şekilde birleştiren ve cep telefonuna entegre eden bir ürün tasarımı. Proje için Nokia’yı tercih ettim çünkü mobil telefonlar bir çok insan için anahtar ve kimlik gibi vazgeçilmez bir halde. İletişim ve eğlence bir aletin içinde birleşmiş durumda. Evlerimizde, tv, bilgisayar, telefon, müzik seti ayrı bir şekilde çalışıyor ancak tüm bunlar birlikte çalışabilirler. Tüm bu dijital sistemleri aynı rahatlıkta kullanabileceğimiz bir sistem tasarlamıştım. Mezuniyet sonrasında Nokia ve Philips'den iş teklifi aldım.”
Bu proje sonrasında aldığı iş tekliflerinden Philips’ i değerlendiren Özgür’ ü hemen ardından Mine takip etmiş ve ikisi de halen çalıştıkları Philips Design’ da 2005 yılında çalışmaya başlamışlar. Özgür LG ile yaptığı iş görüşmesini anlatarak bizi biraz gülümsetti sohbet sırasında. Aktarmak istedim sizelere
“LG’nin tasarım studyosu Milan’ da. Uçak masrafını karşıladılar. Gittim. Görüştük.Uçak için önceden kendi cebimden harcadığım parayı zarfın içerisinde geri ödediler. Zarfı aldım ve hiç açmadım. Taksiye bindim dönüyordum. Sonrasında zarf biraz kalın geldi. 4500 Euro vardı. Halbu ki ben 4500 İsveç Kronu harcamıştım. İsveç’ in de Euro kullandığını düşünerek bir hata yapılmış olduğunu anladım. 10 katı fazla para vermişlerdi bana. Taksiyle dönüp parayı geri verdim.“
Okul sonrası neden Türkiye’ye dönmediklerini merak ettim açıkcası. Özgür, okul deneyiminin ardından yurt dışında alanımızla ilgili bir de iş deneyimi yaşamayı çok değerli bulduk diyerek merakımı giderdi hemen.
Philips Design’ ın tasarım merkezi Eindhoven’ da ve Özgür ilk olarak orada Product Designer olarak göreve başlamış. Şu an Amsterdam’ da “Senior Product Designer” olarak gelecekte kullanacağımız ürünleri tasarlıyor. Özgür ve Mine’ nin yaptıkları çok sayıda tasarlanmış Philips ürününü evlerimizde ve/veya iş yerlerimizde kullanıyoruz. Bizimle birlikte tüm dünya da bu ürünleri kullanıyor elbette. Kullanmaya da devam edecekler.
Özgür işiyle, yaşadıkları ile ve tercihleri ile söylediklerini kısa kısa not aldım ve aldığım şekliyle sizlerle paylaşıyorum.
“Bugünün, yakın geleceğin ve uzak geleceğin ürünlerini tasarlıyorum. Sürdürülebilir teknoloji ve tasarımları üzerine de çalışıyorum yoğun olarak. Kendi kendini besleyen ve dünyaya zarar vermeyen ürünleri tasarlıyorum. Bir kaç ay önce Moskova da yeni bir ürünün lansmanı oldu. Olumlu tepkiler aldık. Şu an benim tasarladığım ürünler uluslararası satış mağazalarında satılıyor ve satılmaya devam edecek.”
“ODTÜ de okuduğum yıllarda yalnızca bir kez yurt dışına çıkabilmiştim. Ama Avrupadayken sürekli olarak gezebiliyorduk. Okul bu gezileri ücretsiz olarak sunuyordu. Yalnızca Avrupa ülkeleri değil, diğer kıtaları da görme şansı yakaladık.”
“Günümüzde tasarım yükselen bir trend iş dünyası tasarımın öneminin farkına varıyor. Farklılaşmanın aracı olarak görülüyor. Örneğin 10 yıl önce zor durumda olan Apple’ı tasarım kurtardı diyebiliriz. Philips ürün tasarımı konusunda öncü bir firma. Her yıl 50’nin üzerinde ödül kazanıyoruz.”
“Umea Institute of Design, biz ve bizden önceki türk öğrencilerden çok memnun kaldı. Okul yöneticisi, Türk öğrencilerin okulları için çok değerli olduğunu ve sonra ki yıllarda Türkiye’den yapılacak başvurulara öncelik tanıyacaklarını dile getirmişti, şu anda okulda 5 türk öğrenci bulunuyor.”
5 yıl sonrasının bilgisayarını, 10 yıl sonrasının traş makinesini ve henüz hiç kullanmadığımız farklı bir ürünü geliştirmek için çalışan bu iki başarılı Türkle yaptığım sohbet bana çok şey kattı ve çok şeyi düşünmeme sebep oldu açıkcası. Kendime acaba Türkiye’de kalsalardı ne olurdu diye sormadan edemedim.
01.01.2009'un sabahında Türkiye'yi sarsan haberle uyandık. Ankara'da Bilkent Üniversitesi'nde okuyan 7 gencimiz yılbaşı kutlaması için toplandıkları evde kombinin bacayla olan bağlantı borusunun yıpranması sonucu hayatlarını kaybettiler. Gençlerin aileleri hiç yere hayatını kaybetmiş yavrularının ölüm haberlerini sindirmeye çalışırken, çıkan haberler ve olaylar bir kez daha sarsılmalarına neden oldu.
Gençlerden ikisinin cenazesinin karıştırılması faciası yetmemiş gibi şimdi de yaptığı gaflarla ortaya çıkan Başkent Doğalgaz Genel Müdür'nün açıklamaları "bu kadar da pişkinlik olmaz" dedirten cinste. Müdür, hayatlarını kaybeden 7 gencimizin yarı çıplak olarak bulunduğunu öne sürmüş, gazetecilerin sorusundan bunalınca. Yetmemiş cumaya yetişebilmek için de soruları geçiştirmiş. Polisin yaptığı açıklamaya göre ise, gençlerin giyinik olduğu doğrultusunda.
Diğer bir can sıkıcı durum ise, Vakit gazetesinin bu haberi "İsrail’in Gazze’ye yönelik katliamına rağmen yılbaşını kutlayan duyarsız çevreler, çeşitli rezaletlerin yanı sıra facialara da sebep oldular. Ankara'da yılbaşını kutlayan kızlı-erkekli 7 öğrenci, sızan doğalgazı fark edemeyince gaz zehirlenmesi sonucu hayatını kaybetti" şeklinde vermesi, kızlı erkekli arkadaşların bu şekilde eğlenmesinin sonucunun ölüm olacağının meşru olduğunu göstermesi, sinirleri daha da gerdi.
Dinden bu kadar anladığını cumaya giderek, savaşın günah olduğunu, sözleri ve eylemleriyle icra edenler, sözüm size... o masumların arasında kendinizden birilerinin de olabileceğini unutmamanız, hayatın ne zaman ve nerede son bulacağını bilemediğimizi ve ölü insanların arkasından saygıdan en azından konuşulmaması gerektiğini benden iyi biliyorsunuzdur. İftira atmanın sevabını bana gösterin ki yaptığınız bu ayıbı makul karşılayalım. Hangi zihniyet bu durumu kabullenebiliyor onu da merak ediyorum. Vakit gazetesini ve Başkent Doğalgaz Müdürü'nü vicdanlarına sığınmalarını ve konuşmak yerine gençlerin ailelerine yardımda bulunmalarını öneriyorum.
Yazıyı okumadan önce 2008'i bana unutturmayacak şarkıyı dinlemeye başlamanızı öneririm.
2008 geride kaldı. Hayatımızın 1 yılı da. 1 yıl boyunca saygısı ve vakarıyla geçen zamana teşekkür ederim.
Tüm yaşamım boyunca, yaşanılan zamanın ardından geriye elimde bir servet gibi kalan en değerli mirasın dostlarım olduğunu bildim. Onlarsız ne yaptığım doğru seçimlerin bir anlamı olurdu, ne yaşadığım güzel anların. Hepsinin adını yazamayacağımı bildiğim için hemen şimdi hepsine teşekkür ederim.
Tüm yıl boyunca bu blogta sizlerle yapabildiğim kadar özenli bir biçimde öğrendiklerimi, yaşadıklarımı, fikirlerimi, deneyimlerimi paylaştım "moth" ile birlikte. Çıktığım her yolda yanımda olması ile daima gurur duydum, huzur buldum. Varlığı için O'na teşekkür ederim.
Tüm yıl boyunca görmek için çırpındığım ve birlikte olduğumuz zamanlarda dünyanın geri kalan her şeyinden uzaklaşarak kendimi "baba" olarak müthiş hissettiğim kızıma minicik yaşına rağmen kocaman sabrı için teşekkür ediyorum.
Bazen hayatın acımasız tırnakları tenime saplandı 2008 yılında. "Bu hep olur" deyip aşmasını bildiğim için önce kendimi tebrik etmek istiyorum. Kendimle gurur duyduğumu söylemem kimseyi rahatsız etmeyecektir umuyorum. Kendime teşekkür ederim.
Bu yıl eski dostlarım ve yeni dostlarımla ikinci yarısını harika geçirdiğim bir dönem yaşadım. Yeni dostlarım için, eski bir dost olan Burak Büyükdemir' e teşekkür ederim herkesten önce. E-tohum sandığından çok daha fazla insanın yaşamını değiştirdi.
Kişisel bir tercih olarak kapılarını çaldığım harika Nokta ailesine -isimlerini tek tek yazmak yerine-, kapılarını sonuna kadar açtıkları ve yaşamımın en büyük hediyelerinden birisini sundukları için minnettarım. Çok teşekkür ederim.
Birlikte çalışmamız benim için bir hayaldi ilk e-tohum karşılaşmamızda. Hemen karşı masamda olması bana çok şey katıyor. Teşekkür ederim Burcu Tüzün.
Kimi insanların hayatınızdan hiç çıkmamasını istersiniz. Paylaştığımız ve geliştiğimiz anlar, sohbetlerimiz, kahvelerimiz ve her şey için sonsuz teşekkür ederim Tuğçe Esener.
Bir ev arıyordum 2008' in son döneminde. Tanrı bana bir ev değil, dünyada çok az insana nasip olarak eşsiz bir ev arkadaşı ile birlikte bir mutluluk verdi. Hayatım boyunca kendimi borçlu hissedeceğim adam Ahmet Bülent Zorlu' ya çok teşekkür ederim.
Akşam saatleri içimde bir özlem depreşiyor. "Yahu gelseler de bir çay ya da kahve içsek" diyorum. Çabaları ve azimlerine hayranlık ile baktığım başarılı iki adamla geçirdiğim saatlerin dillendirilemez bir yanı var. Metin Kahraman ve Harun Pekşen' e çok teşekkür ederim.
Friendfeed, kullanan herkes için çok önemli bir mecra oldu bu yıl. Herkese hediyeleri olduğunu düşünüyorum. Bana huzur da hediye etti. Nursel Dokuzlar' a iliklerime kadar sokuşturduğu huzur için, birlikte dinlediğimiz yüzlerce şarkı için ve gülen yüzü için teşekkür ederim.
Bitmek bilmeyen enerjisi ile etrafımda olmasından zevk alıyorum. Adını anmak çoğunlukla "e ne zaman buluşacağız" cümlesini de hemen aklıma getiriveriyor. Burcu Sarar' a teşekkür ediyorum.
Bir insana şapka bu kadar mı yakışır:). Samimiyeti yüzünden okunabilen nadir insanlardan Uğur Akdemir' e teşekkür ederim.
Hepimize ders verecek çalışkanlığı ve yardımseverliği için Müge Cerman' a teşekkür ederim.
Murat Kaya. Adını söylemem yetecek aslında:) dertli editör ve bulunmaz dost. Teşekkür ederim.
Bıkmadan usanmadan yazdığı ve yaşamımı zenginleştiren aklı için Tunç Kılınç'a teşekkür ediyorum.
Kral adam namının hakkını veren tevazusu ve gülen gözleri için Murat Kahraman' a teşekkür ederim.
Yıkılmaz erdemi ve yılmayan ruhu için Ömer Ekinci' ye çok teşekkür ederim
Tüm tercihleri ile herkese örnek olması gereken kişiliği için Mert Erkal' a teşekkür ederim.
Teşekkür listem anladığım kadarıyla uzun olacak. İsimlerini andığımda bana çok şey ifade eden aşağıda isimleri yazan herkese onları çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Dostlukları için herbirine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Ali Servet Eyuboglu Burak Dönertaş Can Oktay Heper Cihan Ergür Devletşah Elif Salar Elif Yılmaz Engin Dikmen Eray Endeş Erhan Erdoğan Fatih Taşkıran Fırat Coşkun Göktuğ Oğuz Handem Nilüfer Gürtekin Önder Eren Özgür Alaz Refik Çağlayan Sadık Kocabaşa Selçuk Hoca Türker Keskinpala Tuncay Tuncer Yasemin Özdemir Yeliz Öz Yusuf İbili Yusuf Ozan Taşdemir Ömer Enis Şekip Can Gökalp
Geçtiğimiz hafta Cuma günü akşam yemeğini İdeshot' un yaratıcıları Metin ve Harun ile yemek istedim. Onların rehberliğinde Esentepe' de küçük bir dürümcüye gittik. Onların daha önce çok defa gittikleri bu yerin adı Haluk Abi.
Adını sahibinden alan mekan küçük olmasına karşılık oldukça leziz bir mutfağa sahip. Yemeklerinden daha çekici olan ise Haluk Abi' nin sohbeti ve hayat hikayesi. Kendisi ile bizzat tanışmanızı ve o güzel sohbetini dinlemenizi tavsiye edeceğim için burada ayrıntıları ile anlatmayacağım herşeyi.
56 yaşında genç bir adam Haluk Abi. Yaklaşık 10 yıl önce kapattığı fabrikasının ardından bir dürümcü açmış. İktisat mezunu Haluk Abi yatırım yapmayı biliyor denebilir. Kendisinin ifadeleri ile dürümcüyü açmak için şuan ki nokta da fizibilite çalışması yapmış. Çok fazla insanın geçtiği ve çok sayıda öğrencinin yaşadığı bir nokta olması önemli etkenlerden olmuş. Daha büyük bir yer açmak yerine orta halli bir dükkan açmayı stratejik olarak gerekli görmüş.
Haluk abi benim ilk kez şahit olduğum güzel ve ilham verici bir uygulama ile tanınıyor aslında. Dükkanının camında her gün değişen bir günün sorusu ilan ediliyor. Eğer sorunun cevabını biliyorsanız çorbanız Haluk Abi'den. Ben ilk kez gitmiş birisi olarak günün sorusunu bildim ve çorbamı ücretsiz içtim gerçekten. Bu doğru ürün, doğru yer ve doğru pazarlama Haluk Abi'yi mahallenin en sevilen mekanının sahibi yapmış.
İki çocuk babası Haluk Abi, çocukları 18 yaşına girdiğinde onlara iki hediye aldığından bahsetti. Çerçeve içinde bir Türkiye haritası ve bir mercek. Oldukça ilginç bu iki hediyenin anlamlarını da hemen anlatıverdi.
Türkiye haritası; ülkelerine bakıp milliyetçi duyguları pekişsin diye değil, bu ülkede yapacakları ticaret ve işler için ulaşmaları gereken insanların sosyal, kültürel farklarını, ekonomik durumlarını sürekli olarak hatırlasınlar ve doğru ürünü doğru hedef kitleye sunabilsinler diye. Geniş düşünebilsinler ve ulusal işler yapabilsinler istediği için.
Mercek hediyesi için ise şunları söyledi Haluk Abi; "Ben ortaokuldayken mercek ile kağıt yakma deneyleri yapardık. Güneş ışınlarını, merceği sabit tutarak, kağıdın bir noktasına odakladığımızda kağıt yanardı. Merceği odaklamadığımızda yani kağıdın üzerinde gezdirdiğimiz de ise kağıt ısınmazdı bile. Tıpkı bunun gibi ne iş yaparsanız yapın odaklanmak çok önemlidir. Bunu çocuklarımın unutmaması için Mercek hediye ediyorum."
Şaşkınlık içerisinde harika bir yemek yediğim bu güzel dürümcüyü ve ticaret adamını tanımama vesile oldukları için değerli dostlarıma teşekkür ederim.
Not : Bu güzel yazı için sevgili Mehmet' e çok teşekkür ederiz.
Bir çok girişimcinin bugünlere gelebilmesindeki asıl neden; fikirlerine olan aşkları ve sürekli olarak çalışmalarından ileri geliyor. Fakat bir süredir zaten ailemizden, birikimlerimizden ya da bir tanıdığımızdan bulduğumuz sermayenin artık “angel investor” adı altında girişimcilere verilmeye başlaması, girişimciliği -ne kadar niteliklendiremese de- oldukça popüler hale getirdi. "Girişimime yatırım arıyorum”
Aslında girişimci(!) “abi bir fikrim var ama para olmazsa ben bu işe bulaşmam, unum kuru, tuzum kuru ay sonunda maaşımı alıyorum nasıl olsa!” demektedir. Tabi bu yaklaşımdaki girişimci yatırım alsa da sonuca ulaşamayacağı aşikardır.
Başta şöyle bir hataya düşülüyor; yatırım alınan bir şey değildir, yatırım yapılan bir şeydir. Yani zaten girişimci bir şeylere başlamış, düzenini oturtmuştur ve bu yola çıkmış trene yatırım yapılır. Çünkü yatırımcının cebinde amaçsızca duran para erimektedir. Bu yüzden girişimcinin yatırımcıya ihtiyacından ziyade yatırımcı girişimciye ihtiyaç duyar.
Tabi bir de olayın farklı bir boyutu var, bugün girişimciye tanıdıkları verdiği emeğe saygı duyarak yardımda bulunur ve elindekileri girişimcinin hizmetine sunar. Pazarlama, altyapı, reklam çalışmaları için neredeyse hiç bir şey ödemez. Ama eğer yatırım alınmışsa, sitesine destek bannerı koyan arkadaşınız sizden reklam ücreti ister, basın bülteninizi dağıtan arkadaşınız bir pr ajansı gibi sizden ücret ister, tasarımınızdaki ufak değişiklikleri yapan arkadaşınız ise hizmet bedelini sizden bekler. Çünkü artık girişimci kimliğiniz altta kalmıştır, siz onların yardımından gelir elde etmektesinizdir ve haklı olarak sizden karşılık bekleyeceklerdir...
Bu sefer ne oldu? Ayda 2000YTL masrafla dönen girişiminiz için artık aylık 10000YTL ile zor dönüyor... Peki ne anladınız bu yatırımdan?
Bu arada başlangıçta yapılan yatırımların hiç birinin girişimcinin cebine girmediğini biliyoruz değil mi? Yani aslında bu yatırım ile sadece başka bir firmada değil kendi firmanızda çalışıyor ve ay sonunda CEO(!) maaşı alıyorsunuz...
Sonuçta girişimcinin öncelikle emeği karşısındaki sorumluluklarını yerine getirmesi ve girişimini karlı bir hale getirmesi gerekmektedir, devamında eğer birileri ışığı görmüş ve yatırım yapacaksa işte bu sefer emeğin yanı sıra yatırımın da sorumluluğu alınmalıdır... Diğer koşulda zaten girişimini bir yere getireceği meçhul olan birine yatırım yapmak da ne kadar mantıklı olacağı da şüphelidir.
Genelde projelerin bazıları kendi başına yürüyebilecek iken bazıları da durum gereği oldukça ciddi destekçiler ister. Ama bu destekçilerin hiç birisi projeye inanmadan(özellikle de girişimciye) destek vermek istemezler. Buna örnek olarak Kaybolduk.biz ve Serdar Kuzuloğlu’nu inceleyebilirler...
Peki yukarıda bahsettiğimiz şekilde yemişim yatırımını diyen girişim nasıl olur; Birtabak.com’u ve Sinan Ata’yı inceleyebilirsiniz bu konuda da. Kardaki ajansını kapatıp, böyle bir projeye başladı ve 2 ay içerisinde pazarlamasını, reklamını, altyapısını kendi üstlenerek oldukça güzel bir yere getirdi. Yakın zamanda da Türkiye’nin devlerinden biri ile yaptıkları içerik ortaklığını duyurarak, yatırım yerine kendi emeğiniz ile ne tür karlar elde edebileceğinize güzel bir örnek teşkil edecek...
Dediğimiz gibi yatırım aranan birşey değildir ve istisnai bir durum yoksa ihtiyaç duyulan da bir şey değildir, çünkü siz zaten yol haritanızı cebinize göre çizmişsinizdir(yatırıma göre planladıysanız elinizdeki işi terketmeyin, sizin için memurluk en temizi =) ). Önemli olan tüm aşk ve emeğinizi girişiminize vermeniz ve onu ayakları üzerinde durur bir hale getirmeniz, devamında zaten yatırımcı size gelir. Tabi o zaman yatırımcıya hisseleri vermek ister misiniz o meçhul! =)
Yazar Notu : MSN'de bile samimiyetini ve mutluluğunu yansıtabilen nadir insanlardan Muammer'e mothandmoth'da yazma olanağı vermesinden dolayı teşekkür ederim
The Pursuit of Happyness/Umudunu Kaybetme, ders çıkarılabilecek harika bir dram-komedi. Tıbbi bir cihazı satmaya çalışan Chris Gardner'ın (Will Smith)borsacı olmaya karar vermesi ve eşinin bu sıkıntılara katlanamayıp oğulları Christopher'ı (Jaden Christopher Syre Smith) babasına bırakarak evi terketmesini anlatıyor film. Will Smith, elindeki cihazı satmaya çalışan, staj dönemi geçirdiği borsa şirketinde işi öğrenen ,oğluyla kirayı ödeyemediğinden evden atılıp, kalacak yer bulmaya çalışan sabırlı ve özverili bir babayı canlandırıyor. Aslında çıkarılacak ders ve verilen mesaj basit: umudunu kaybetmeden hayata tutunma çabası muhakkak seni hedefine ulaştıracaktır, yeter ki bir hedefin olsun. Filmde ders çıkarılabilecek bir çok replik de mevcut. Bunlardan biri, Chris'in oğluna ''birinin sana bir şey yapamazsın demesine asla izin verme'' cümlesi. Oğluyla basketbol oynarken kullandığı bu cümle, şimdiye kadar kendisine defalarca söylenmiş ve bunların karşısında asla yılmadığını ve oğlunu da kendisi gibi olması gerektiğini anlatan bir replik.
Babasıyla başrolü paylaşan küçük Smith'in de başarısı, ilerde babası gibi iyi bir oyuncu olacağının sinyallerini veriyor. 2006 yapımı Umudunu Kaybetme, kesinlikle izlenilmese gereken ve arşivlerde bulunması gereken bir film. Bazen hayatın diğer yönelerini de görmeyi öğrenmemiz gerekiyor sanıyorum.
Yaklaşık 2 hafta önce sevgili dostum Tuğçe Esener elinde laptopu ile, bir sunum hazırladığını ve bunu benimle paylaşmak istediğini söyleyerek bana geldi. Kahvelerimizi içerken baktığım sunum gerçek anlamda yüreğimin atışlarını hızlandırdı ve yaklaşık 3 saat sunum üzerinde konuşma fırsatı buldum Tuğçe ile. Zira reklam tasarımları tarihini konu olan harika sunum, üzerinde saatlerce konuşulmaya değer güzellikteydi.
Tuğçe'nin 4 gün önce Slideshare' de paylaştığı ve 2 saat içerisinde eğitim kategorisinde ve slideshare.net ana sayfasına taşınan sunumu ile ilgili minik hikayeyi yazmak istedim.
Tuğçe sunumu Bilgi Üniversitesi'n de bir reklam tasarımı dersi için hazırlıyor aslında. Bu sunum O'nun için bir proje (ödev). Aynı zamanda, benim de tanışma fırsatı bularak derslerine katıldığım Kadir Has Üniversitesi'nde ki öğrencilerine anlattığı konular da bu sunumun parçaları.Yaklaşık olarak 3 ayını harcadığını ve araştırma yaptığını hemen söylemeliyim. Kendisi için reklam tasarımı tarihinin en çekici yılları 1900- 1950 arası dönem. Rekabetin ve pazarlama iletişiminin olmadığı bir dönemde reklam adına ortaya konmuş saf çabaların değerli olduğunu düşünüyor Tuğçe. Çok sayıda markanın reklam tarihlerine kıyaslayarak göz atabileceğimiz sunumu için "Coca Cola' nın Pepsi'siz var olamayacağını ve Coca Cola' nın bugün ki pazarlama iletişimini Pepsi'ye borçlu olduğunu net olacak görebiliyorsunuz" diyor Tuğçe.
Sunumu üniversitede ki dersinde sunduktan sonra izleyenlerin sunumu istediklerini ve CD ile kendilerine ilettiğini ancak talebin artması üzerine slideshare.net'e yüklemek zorunda kaldığını söylüyor Tuğçe. Aslında Slideshare' e yüklemesinin ardından da çok kişinin ilgisini çekmesi sunumun ne kadar değerli olduğunu gözler önüne seriyor bana kalırsa. "History of Advertising" adlı sunum şuan itibariyle 2087 görünüm elde etmiş ve 43 kez favori yapılmış. Tuğçe paylaşımı sonrası maillerin yağdığını ve linkedin.comadresinden çok sayıda kişinin kendisini eklediğini de ekliyor söylediklerine.
Tuğçe'yi bu harika sunumu ve emeğinden dolayı tekrar tekrar tebrik ediyorum. Bu sunum benim açımdan da çok heyecan verici kesinlikle.
Sizi sunumla başbaşa bırakıyorum. Lütfen üzerinde düşünerek slidelara gözatın.
Bu yazı bugün seyrettiğim "Yes Man" adındaki harika film hakkında olacak ancak öncesinde bu filmi seyretmemiz için davette bulunan Warner Bros. Turkey ile ilgili bir şeyler de paylaşmak istiyorum sizlerle.
Mustafa filmi ile bloggerlar ile tanışan Warner Bros. Turkey, sonrasında da bu özel gösterimlere kendi salonunda devam etti. Duygu Kutlu (Halkla İlişkiler Koordinatörü) Hanımefendi bizzat kendisi mail göndererek bloggerları gösterimlere davet etmeyi sürdürdü. Hatta kendisine mail olarak önerilerimi ilettiğimde bunu dikkate aldı ve örneğin gösterim saatlerini değiştirdi. Bir çok kişinin de maillerine geri döndüğüne eminim. Henüz 3. gösterim gerçekleşti. Bugün ayak üstü Duygu Hanım'la yaptığımız sohbette bu gösterimlere devam edeceklerini ve daha büyük bir salona geçileceğini dile getirdi. Aynı zamanda bloggerların seyrettikleri film hakkında yazı yazıp yazmamaları ile ilgilenmediklerini ve katılımcı sayısının artması için de çalıştıklarını dile getirdi.
Warner Bros. Turkey' in blog dünyası ile bu yakınlaşma çabası ve samimi iletişimi son derece etkileyici. Çok sayıda markanın yeni dönemde bloggerları bir pazarlama aracı olacak değerlendirme arzusu olduğunu biliyoruz. Bu arzuya sahip diğer markalar için de çok doğru bir örnek teşkil ediyor Warner Bros. Turkey. WB' nin bloggerlar ile sürekli ve sabırla ilgilenmesi, katılımcı sayısına bakmaksızın, bir emek harcayarak süreci devam ettirmesi, yazı yazan ellerin ilgisini mutlaka çekecek değerli bir iletişim yaratıyor. Açıkcası benim bu yazıyı yazmamda da en önemli neden Warner Bros. Turkey' in bu stratejisi sonucunda beni samimi oluşuna ikna etmiş olmasıdır. Eklemek istediğim son şey ise seyrettiğim filmi Warner Bros. Turkey daveti vesilesi ile seyretmemiş olsam bile yazmak isterdim. Bu yazıyı yazmak zorunda hissetmemi sağlayacak hiç bir iletişim biçimi yer almıyor organizasyonda.
Yes Man, Jim Carrey ve Zooey Deschanel' in başrollerini paylaştığı harika bir komedi filmi olmuş öncelikle. Jim Carrey hayranlarının hayal kırıklığına uğramayacağını hemen söyleyebilirim. Filmde, yaşamını "hayır" lara hapsederek, elde edilmesi, yaşanması muhtemel her şeyden kaçan bir adamın, ilginç bir tesadüf sonrasında bir arkadaşının cebine sokuşturduğu broşürde bahsedilen seminere katılmasıyla yaşamını değiştirecek olan "evet" kelimesine kavuşması konu edilmiş. Seminer sırasında yaptığı anlaşma sebebi ile her şeye evet demek zorunda kalan Carl, "evet"lerinin hayatına soktuğu yeniliklerden de zevk alacaktır.
Film komedi kategorisinde değerlendirildiğinde 10 puan alıyor kesinlikle. Buna rağmen filmin yalnızca güldürdüğünü söyleyemem. "Hayır"ların ne kadar çok fırsatı kaçırmamıza sebep olduğu ana fikrine artı olarak arzu ettiğimiz ne varsa gerçekleştirmek adına öncelikle kendimizle, toplumla, kurallarla girişmeye mecbur olduğumuz savaşı bir kez daha hatırlatıyor. Film hakkında daha fazla yazmamın vizyonu bekleyenler açısından doğru olmayacağı kanaati ile yazıma son vermek istiyorum. Mutlaka seyredilmeli diyerek tabii ki:)
Not: Filmi yalnız başınıza seyretmekten kaçının. Yanıbaşınızda mutlaka çok sevdiğiniz birisi olsun. Tüm salondakiler de öyle olursa harika olur:)) (Çok şanslıyım)
Film hakkında ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.
Film seyredildikten sonra 5 saat içerisinde benim görebildiğim paylaşımlar Warner Bros Turkey' in ne kadar doğru bir iş yaptığını yeniden kanıtlıyor. Paylaşımlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Açıklama : Firmanın hedef pazardaki tüketiciler ya da alıcılar ile olan ilişkilerini başarılı bir şekilde sürdürmek ve geliştirmek için sahip olduğu imkan ve yetenekleri etkileyen ulusal ve uluslararası baskı unsurları (politika, ekonomi, teknoloji, ekoloji, sosyo-kültürel yapı, vb.) ve oyuncular (tüketiciler, rakipler, tedarikçiler, aracılar, çalışanlar, vb.) bütünüdür.
Barbie bebeklerimle oynadığım dönemlerde, onların uzun saçlarına çeşitli şekiller vermemin yanında, anneannemin eskimiş ince çoraplarından modern elbiseler dikerdim. Kol yapmayı bilemediğimden genelde tüm kıyafetler straplez olurdu. Ama çocukluk hayalimi şimdi bebeklerin üzerinde değilde, bir internet sitesinde gerçekleştirdim. polyvore.com sayesinde artık seçtiğim kıyafetlerin kolları var:) Renklerle aranız nasıl? Peki kıyafetlerle? Uyumlu mu giyinirsiniz? İşte size üzerinizde denemeden en şık kıyafetten, en bohemine kadar kiyafet seçenekleri. Sadece kıyafetle sınırlı değil, çeşitli takılar, makyaj malzemeleri, şapkalar, ayakkabılar, çantalar, dekorlar... Türkçe seçeneği bulunan bu sitede setler oluşturarak yarışmalara katılabilir, renklerin birbiriyle uyumunu inceleyebilir, hangi kıyafeti nereden ve ne kadara alabileceğinizi öğrenebilirsiniz. Seçtiğiniz setlerdeki nesneleri girerken, farklı sitelerden nesneler önünüze geliyor. Setlerdeki nesneleri aratırken ingilizce aratmayı unutmayın, seçeneğiniz çoğalır. İstatistikleri gözden geçirelim: Polyvore, Şubat 2007'de yayın hayatına başladı. Her ay yaklaşık 1.6 milyon ziyaretçisi var. Ayda 65 milyon kez tıklanıyor ve kayıtlı 440 bin üyesi var. 3.7 milyon ürünle 3.8 milyon "set" oluşturulmuş.
(08 Aralık 2008 Web Girişim 3. sayısında yayınlanan yazıdır.) Yazının tamamını Web Girişimden okumak için hemen tıklayınız.
Geçtiğimiz günlerde yapılan bir organizasyonda, internet reklamcılığı konulu bir oturumda, bir marka (büyük bir banka) yöneticisi, eline geçen soru fırsatını şu cümleleri söyleyerek kullandı;
“Ayırdığımız bütçenin karşılığında çeşitli raporlar sunuluyor bizlere. Kampanyalarımdan birisinde rakamlar o kadar başarılıydı ki bunun mümkün olmadığını farkettim ve ajansıma ilettim. Zira toplam gösterim 3 milyon, ulaşılan tekil ziyaretçi 1 milyon ve sonuç sayfasına yönlendirme 280bin olarak sunuldu. Ajans, bannerlarımızın yayınlandığı büyük portalların birisinde kampanyanın bir süresi içerisinde bannerlarımızın yayınlandığı aynı sayfada bulunan diğer markalara ait tüm bannerların bizim kampanyamız için oluşturduğumuz siteye (URL’ e) yönlendiğini söyleyerek hatayı kabul etti. Söyler misiniz bana bu nasıl ölçümlenebilir bir mecradır?” Bir reklam mecrası olarak internet
Tanınmış bir marka, yakında piyasa süreceği ürünle (hizmetle) ilgili olarak bir tanıtım kampanyası için hazırlanıyor. Yeni dönemde, televizyon, outdoor uygulamalar, radyo, dergi ve gazete mecralarının yanında interneti de kullanmaya karar veriyor. Marka, daha önce gerilla pazarlama yöntemleri de dâhil olmak üzere gerekli olan tüm alternatif pazarlama araçlarını da devreye alarak çok sayıda tanıtım gerçekleştirmiştir. İlk kez kullanacakları bu mecra ile ilgili olarak yapılması gerekenin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Marka yöneticileri internette kullanacakları araçları düşünmeye koyuluyorlar. İnternette reklam çalışması da neredeyse saydığımız tüm diğer mecralar için yapılan çalışmalar gibi dikkat, yaratıcılık, planlama, ajans ve bütçe gerektirmektedir. Yapılacak kampanyanın internet dışı mecraları için düşünülmüş her fikir internet mecrası için uygun değildir. Bu nedenle internette de uygulanması kolay fikirlere öncelik verilecektir. Bu fikrin banner çalışması, iletişim dili, micro sitesi, advergame’i, sosyal ağlara, video ve fotoğraf paylaşımına uygunluğu, bloglarda konu edilebilirliği, viral bir pazarlamaya dönüşmesi için anlaşılabilirliği ve ilginçliği üzerine günlerce düşünülecektir.
Hastanelerin sadece hüzünlü haberlerin verildiği yerler olmadığını öğrendiğim tarih 1.12.2004. Doğumhaneden bir hemşirenin kucağında miniminnacık bir kız çocuğu geçmişti gözlerimin önünden. İlk gördüğüm an yüreğimin "baba" olmanın mutluluğu ile dolduğunu hatırlıyorum. Hemşire bazı testler için topuğundan kan almak için ağlamasına aldırmadan uğraş verdiğinde ise hemşireyi dövmemek için odadan ayrılmıştım sonrasında. Betüş (Hande Betül) büyüyecekti şimdi gözlerini açtığı andan itibaren babasının biricik kızı olarak. Bugün 4. yaşını bitirdi kızım. Kendisine göre abla oldu artık. Bugün pastasını üflerken, elimi tutmadan koşmak isterken, sinemaya gitmek için yanıp tutuşurken, O'nunla miniş oymamam için ikna konuşması yaparken (ama baba minişlerim de seni çok özlemiş cümlesi ile) O'nu ilk gördüğüm anı asla unutamayacağımı anladım. Zira O ne kadar büyüyor olursa olsun hep küçücük olacak elleri avuçlarımda. Gözyaşlarına sebep olan herkese düşman olacağım. Baba olmanın huzuru beni daima mutlu edecek.
O'nunla kitap okumaktan, sohbet etmekten ve yanında olmak için çırpınmaktan asla vazgeçmeyeceğim.
"Seni çok seviyorum baba" cümlesini duymak için hiç ölmemek isterdim.
Arda Kutsal, geçtiğimiz hafta, 3 ayın ardından Noktacom Medya İstanbul Ofisi ziyareti ile Webrazzi Tv için program çekimlerine başladı. Arda Kutsal' ı ağırlamaktan çok mutlu olduk.
28-29 Kasım İTÜ Maslak yerleşkesinde İşletme Mühendisliği Kulübü' nün düzenlediği BTZ' nin yalnızca 1. gününe katılabildim. 2. gün için katılamamamın tek nedeni şehir dışında olmamdı. Gerçekten son derece güzel bir zirve programı ve etkileyici bir katılımcı sayısı söz konusuydu. Zirve, Doruk.net sponsorluğunda canlı olarakta internetten yayınlandı. Çok sayıda ilgili marka ise zirvenin sponsorları arasında yer aldı.
BTZ' nin ilk gününde açılışın ardından son derece güzel bir oturuma geçtik. "Melek Yatırımcı" larla öğrenciler (fikir sahibi gençlik) bir araya geldi Etohum BTZ' de. Burak Büyükdemir' in son derece güzel yönettiği bu oturumda konuşan 4 katılımcı özenle seçilip bir araya getirilmişti sanki. Newman (Çağlar Erol), Goodman (Fuat Sami), Businessman (Cem Sertoğlu) ve İnternationalgirl (Mehtap Özkan)diye tanımladığım 4 farklı melek (!) yatırımcı hangi şartlarda, hangi işlere ne kadar yatırım ayırdıklarını paylaştılar bizlerle. Farklı iş modelleri ile yatıcımcılık yapan bu dört kişi aslında sıra ile kapılarına gidilmesi gereken 4 ayrı melek gibiydiler. 20 ile 200 bin YTL için Çağlar Erol' a, 200 - 500 bin YTL için Fuat Sami' ye, 500bin - 2milyon YTL için Cem Sertoğlu' na ve daha yukarısı içinde (2009 açıklanan fon 150 milyon dolar) Mehtap Özkan' a gidilmesi gerekiyor. Sosyal ağ fikirlerine çok fazla rağbet etmediklerini söyleyen yatırımcılar, önlerine gelecek fikrin basit olmasını tercih ettiklerini ve gelir modelinin mutlaka "banner" dan daha farklı olması gerektiğini söylediler. Her bir melek yatıcımcının para yatıracakları işlerin kendilerine anlatılabilmesi için kendilerini ulaşılabilir kıldıklarını sözlerine eklediklerini de iletmeden edemeyceğim.
2. oturum da ise konu elbette internet reklamcılığı...Oturum bir öncekinde olduğu gibi dört kişi ve bir öncekinde olduğu gibi Newman (Virgül), Goodman (Reklamstore), Businessman (ReklamZ) ve İnternationalgirl (Google) olarakta anabileceğim dört farklı şirket temsil edildi. Virgül, ReklamZ ve Reklamstore' u bir kenara koyarsak Google çok daha fazla bu konuyla ilgili konuşması beklenen taraftı açıkcası. Zira ortalıkta dolaşan 104 milyon (kimi dolar kimi YTL diyor) rakamı Google' un internet reklamcılığı pastasından en büyük payı aldığını kanıtlıyorken sorulan sorular da çoğu zaman Google' a yönelik oldu. Toplantının yarısında ayrılan Google Ülke Müdürü Bülent Bey maalesef BTZ için aldığı davet kendisine geldiğinde tecrubesi ile bile yapabileceği bir zaman planını gerçekleştirememişti. 2006 yılında bir satış ofisi olarak anılan Google Türkiye Ofisi' nin kurulduğu günden bu yana bir pazarlama ofisi olduğunun altını bir kaç kez çizen Bülent Hiçsönmez, Türkiye' de yalnızca reklam vermeye teşvik edici tanıtım faaliyetlerinde bulunduklarını ifade etti. Google'un orta vadede Türkiye için bir yatırım kararı olmadığını söylemesi ilginçti çünkü daha önce tüm konuşması boyunca Türkiye' nin çok sayıda Avrupa ülkesinden çok daha iyi gelire ve diğer verilere sahip olduğunu söylemişti. Bu konuşulanların dışında sorulan hiç bir rakam soruna yanıt vermeyen Bülent Bey açıkcası kimsenin bilmediği hiç bir şey söylemeden toplantıdan ayrıldı. Google Türkiye' nin kazançları için Türkiye Devletine vergi vermediği söylentileri Türkiye ofisinin fatura kesmediği çünkü sadece bir tanıtım ofisi olduğununun altının çizilmesi sonrası çok daha fazla konuşulacağa benziyor. Bunun yanında ReklamZ kurucu ortağı Orkun Tekin, IAB' nin yeni dönemde ölçümleme ve raporlama ile ilgili internet reklam sektörünün ihtiyacı olan "tek dil" olabilme ihtiyacını karşılayacak bir yazılım geliştirdiğini iletmesi sevindirici sayılabilir. Virgül, Noktacom Medya' nın 27 Kasım 2008' de Etohum toplantısında lansmanını gerçekleştirdiği yeni ürünü olarak Pelin Şahin Asena tarafından temsil edildi. Virgül' ün yeni dönemde sektörün ihtiyacı olan şeffaflık, hız ve online platform ihtiyacını karşılayan ürünleri hakkında bilgi verildi. Reklamstore (Goodman) Genel Müdürü Şencan Özen ise Reklamstore' un 200 bin dolar civarında (Baba sermayesi) bir sermaye ile kurulduğunu ve 1 yıl içerisinde bunu geri kazandığını söyledi. Sempatik ve sıcak tavırları ile de dikkat çeken Şencan Bey sektör adına ihtiyaç olan "Goodman" rolünü üstlenebilecek gibi görünüyor.
Sonraki oturumlarda Serdar Kuzuloğlu ve Alemşah Öztürk ardı ardına dinleyicilerin karşısındaydılar. Serdar Kuzuloğlu, kimsenin hayatını değiştirmeyecek, akıcı (laptop' un sarjının bitmesi biraz etkiledi aslında) bir sunum ile öğrencilere eğlenceli bir 1 saat geçirtti. Alemşah Öztürk' ün advergame sunumu sanıyorum herkese "vay be" dedirtecek güzel çalışmalar ve ilgililer için hoş rakamlarla doluydu. Advergame, tüm günün ardından İnternette pazarlama konusunda dinleyiciler için çok farklı bir yolu anlattı böylelikle.
Yorgun argın (çünkü salonun havalandırması sorunluydu) İTÜ' den ayrılırken İşletme Mühendisliği Kulübü' nü ve Burak Büyükdemir' i içimden alkışladığımı bilmenizi isterim.
Etohum 22 Kasım 2008 Cumartesi günü ilk defa Ankara'da The North Shield'de düzenlendi. Toplantının konuğu sikayetvar.com idi. Kurucusu olan Dr. Ömer Deveci, sikayetvar.com un nasıl doğduğuna, hangi markalardan şikayet geldiğine ve gelir modellerine ilişkin gelen soruları yanıtlayarak verimli bir sunum gerçekleştirdi. Toplantıda, genç girişimcilerin ağırlıklı soruları gelir modelleri üzerine geldi. Bunların dışında sorulan sorular arasında benim de merak ettiğim bir konu yanıt buldu. şikayetvar.com da devlet kurumları da şikayet konusu olabiliyor muydu? İlk defa Ziraat Bankası'nın şikayet konusu olduğunu belirten Deveci, bundan sonra da böyle şikayetler alabileceklerini de belirtti. Benim de sormaya fırsat bulamadığım bir soruydu, devlet üniversiteleri şikayet konusu olabiliyor muydu acaba?
Dr. Deveci ve çalışma arkadaşlarına başarılar diliyoruz.
(15 Kasım 2008 Web Girişim 2. sayısında yayınlanan yazıdır.) Yazının tamamını Web Girişimden okumak için hemen tıklayınız.
“Çevrimiçi olduğumuz anda başlayan ve çevrimdışı olmamızla etkisi kaybolmayan, çok amaçlı bir süreç” olarak tanımladığım “e-marketing” hakkında bir yazı yazacağım aklıma hiç gelmezdi aslına bakarsanız. Zira çok değişik mecralarda rahatlıkla hakkında okumalar yapabileceğimiz, kestirme yollardan hakkında fikir sahibi olabileceğimiz bu kavrama ilişkin bir de benim ahkam kesmem yersiz bir uğraş gibi gelmiştir. Aynı zamanda pazarlamanın kullandığı araçlarından sadece birisi olarak gördüğüm internetin, “işbilen” çok kalem tarafından kullanıldığını biliyor olmam da bu kanaatime etkili olur. Yine de sıra bana da gelmiş olacak ki “e-marketing” ile ilgili görüşlerimi hazır fırsat da verilmişken paylaşmış olacağım.
E-marketing öncesinde ise internet üzerinden yapılan “iş”in neden pazarlama olarak adlandırıldığını anlamamız çok yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Planlama ve bu planların hayata geçirilmesine dair bir aralığı içine alan süreci anlatan pazarlama teriminin bana göre olan tanımı ise “son amaç olan ’satış’ ın ve/veya alışverişin gerçekleşmesine yönelik atılan adımların tümü”dür. Amacın gerçekleşmesine yönelik yapılacak her uygulama ise pazarlama kavramının içerisinde memnuniyetle yer alabilir. İnternet kanalıyla bu amacı gerçekleştirmek için girişilen çalışmalarında pazarlama olarak tanımlanması mümkün olacaktır. Yeni nesil pazarlama araçları arasında en fazla konuşulması gereken mecra da, kendisine has özellikleri nedeniyle internettir. Bu noktada internette gerçekleştirilen her uygulamanın pazarlama olmayacağı yorumunu da yapmak istiyorum. Elbette ki sözünü ettiğimiz uygulamanın bir pazarlama departmanı ve/veya kişisi tarafından ortaya koyulan iş anlamı taşıdığının da altını çizmeliyim.
Kavramın bütününe ilişkin çok sayıda kaynak söz konusu olduğundan, bu başlığı kısa kesmem çok yerinde olacak. Bu yazıda asıl bahsini etmek istediğim konu ise “internet müşterisi” olacak. “Müşteri internette de daima haklı mıdır?” sorusunun cevabını bulmaya ve müşteri olarak görülmesi gereken kitlenin online pazarlama için gerçekten değerli olup olmadığını anlamaya çalışacağız. Tabii ki konu “müşteri”ye ulaşmak için gerçekleşen pazarlama uygulamaları olduğundan, uygulayıcıların web üzerinden pazarladıkları hizmetin, ürünün ve fikrin (ulaşması istenen değerin) amaçlanan sona ulaşmasını sağlayacak araç-gereçlere sahip olup olmadıklarını da öğrenmeye çalışacağız. Tüm bunları Türkiye merkezli olarak incelemeye çalışacağımı da belirtmek isterim.
Sade bir insan kadar zaafları olan bir "kahraman" a sahip olduğumuzu ilk kez anlamaya başlıyoruz."
""Türk' e durmak yaraşmaz, Türk önde..Türk ileri" mısrasını çoğu zaman 10. yıl marşını söylerken üzerine basmadan ağzımızdan çıkarıveririz. 27 Ekim tarihinde basın gösteriminde seyrettiğimiz "Mustafa" filminden sonra 10. yıl marşının Atatürk gibi bir Türkü tanımladığını anlayıverdim sanki daha önce hiç düşünmemişim gibi. Yaşamımın her salisesini milletinin selameti, huzuru, refahı ve illa ki özgürlüğü ve medeniyet çizgisinde yaşaması üzerine harcamış bir adamın dramını seyrettik aslında belgesel yapımda. Ancak daima ileri yürümek için giriştiği mücadele de kendisin de bulunması gereken tüm meziyetlerin yazılmasını beklememiz yerinde olmayacaktır. Atatürk bir eylem adamı olarak yazılmayı, seyredilmeyi, konuşulmayı, düşünülmeyi hakediyor muhakkak. Ama bir insan olarak sevilmeyi daha çok hakediyor...
Mustafa, Cumhuriyet Bayramını kutladığımız bugün vizyona girdi. 110 dk içerisinde yıllarca yazılıp çizilmesi, üzerinde konuşulması gereken bir "deha" nın yaşamını anlatabilecek olmasını zaten beklemiyorduk Can Dündar'dan. Zaten O'da öyle yapmak yerine çoğunlukla Atatürk' ün bilinmeyen hisleri (yönleri) ile Selanik' ten Dolmabahçe Sarayı' na kadar olan hayatını ele almış. Duru bir Can Dündar ses tonu ve Makedon ezgileri ile Goran Bregoviç'in müzikleri eşliğinde eşsiz (çok geç kalmış) bir film seyretmiş oluyorsunuz. Hatta gözyaşlarını tutmak her zaman mümkün olmayacak bir 110 dk ya hazır olmalısınız.
Atatürk' ün annesi Zübeyde Hanım' ı daha ilgiyle yeniden okumamızı zorunlu kılan, Bir erkeğin kadınlar(ı) karşısında ülke ve ordu yönetmekten daha fazla yorulduğunu kanıtlayan, çocuksu coşkularla yaşama arzusuyla dopdolu bir savaş adamının yalnızlık karşısında ki yenilgisini anlatan film Türkiye' de çok bildiğimiz bazı konu başlıklarının yeniden masaya yatırılıp tartışılmasını başlatacağa da benziyor muhakkak.
2008 yılındayız. Cumhuriyet'in çocukları olarak bir ülkenin kuruluş hikayesini ve o ülkeyi kurmak için girişilmiş mücadeleleri okul sıralarından başka hiç bir yerde ne okuyor ne de duyuyoruz. Duyduğumuzda da dikkat kesilmiyoruz ya zaten. Ne bağlı olduğumuzu ifade ettiğimiz törelerimiz, geleneklerimiz ne inandığımızı söylediğimiz "tanrı"(ları)mız ne de izindeyiz dediğimiz Ata' mızın ilkeleri hakkında kulağımıza çalınanlar dışında bilgi sahibiyiz. "Mustafa" tüm bunları anlatan bir film değil elbette ancak tüm bunları hatırlatacak bir film kesinlikle.
Tüm ülkemin bilhassa kutlaması gerektiğini düşündüğüm Cumhuriyet Bayramını tebrik ederiz.
Bayılıyorum şu özgürlük söylemlerine. Ne çok para eden bir konu, öyle değil mi? Tüm markalar, tüm ürünler, tüm vaatler ve tüm anlaşmazlıkların temelinde hep aynı söylem yok mu? Özgürlüğünü sevenler için HazırKart! Özgürlüğünden vazgeçemeyenler için 4x4 cip! Özgürlüğümün önüne geçtiği için ayrıldık! Özgür olmak için evvela günde dört öğün bunu al! Peki, aç karnına mı alayım, tok karnına mı?
Şu sonsuz para ve fedakârlığa değen kavramı irdelemeye bayılıyorum. Eee ne de olsa bir reklamcı olarak ne sattığımı iyi bilmeliyim! Kısa bir süre önce Ted Talks'da Barry Schawartz'ın Bolluk Paradoksu kitabı hakkında yaptığı yirmi dakikalık konuşmayı dinleyince tekrar gündeme geldi şu seçenekler meselesi. Bireylerin özgür iradelerini kullanabilmeleri yani özgür olabilmeleri ve dolayısıyla da mutlu olabilmeleri için seçeneklerinin artması gerekiyor ya hani…
Aman Tanrım, kavramlar havada uçuşuyor! İrade. Özgürlük. Seçim şansı. Mutluluk. Cümle içerisinde kullanıldığında oldukça da mantıklı duruyorlar. Örneğin özgürlüğü çoğaltmanın yolu seçenekleri çoğaltmaktır, öyle değil mi? Ne kadar çok seçeneğin olursa o kadar özgürsün. Ne kadar özgürsen o kadar refaha kavuşur, mutlu olursun. Hmm, evet mantıklı.
İşte bu noktada Barry Shcwartz, tüm bu seçenek bolluğunun yan etkilerini irdeliyor ve şu seçenek, mutluluk, özgürlük döngüsüne yeni bir bakış açısı sunuyor. Öncelikle artan seçeneklerin insanları özgürleştirmek yerine karar verme aşamasında paralize ettiğinden bahsediyor. Diyor ki, onca seçeneğin içerisinden seçim yapmak giderek zorlaşıyor. İddiasına göre paralize olmadan bir şekilde seçim yapmayı başarsak bile seçimimizin sonucu bizi daha az seçeneğimiz olduğu zamana oranla daha az mutlu ediyor.
Çünkü onca seçenek varken daha iyi bir seçim yapabilmiş olabilmeyi bekliyoruz. Bu hayali alternatif (daha iyi seçim şansı) seçimimizden pişman olmamıza neden oluyor. Bu pişmanlık da tatmin oranını düşürüyor. Dolayısıyla iyi bir seçim bile diğer alternatiflerin varlığı ve daha iyi bir seçim yapabilme ihtimali ile daha düşük bir tatmin sağlıyor. Kısaca seçenek artıkça herhangi bir karar hakkında pişmanlık duyma ihtimali de artıyor.
İkincil olarak fırsat maliyetinden bahsediyor. Yani, bir tercih yaparak vazgeçtiğimiz diğer bütün alternatiflerin sunduğu harika şeyler bizim tercihimizden dolayı duyduğumuz tatmini azaltıyor.
Üstelik bir de bunca seçeneği gören bünyenin beklentileri de artıyor. Elbette, onca seçenek arasından en mükemmel ürünü, sevgiliyi, işi, evi bulabilmeliyiz!
Ah bir de şu "mükemmel kararı" verememe durumu var. Maalesef artık suçu başkasına atmak zorlaştı. Seçeneğin vardı, neden sana en çok uyanını bulamadın? Madem tam oturmadı neden aldın?
Bu durumda özgürlüğün amacı olan mutluluk, özgürlüğü sağlayan seçenekler sayesinde giderek azalıyor. Her zaman daha iyisi, daha hızlısı, daha güzeli olma ihtimali ile seçim yapmak üstelik de o seçimden mutlu olmak kolay iş mi? Üstelik o seçimin de kusursuz olması gerekir. Çünkü artık özgürsün. Seçenek bolluğunun tam ortasındasın! Yüzlerce seçeneğin içerisinde en uygun, en şık, en hızlı, en güzeli bulabilirdin. Ama bulamadın. Beceremedin. Suçlusu da sensin!
Elbette seçenek olması hiç olmamasından iyidir. Ama seçeneklerin artması mutluluk ile doğru orantılı da değil. Barry Schwartz'a göre bu işin sihirli bir ölçüsü var ama o da ne yazık ki tam ölçüyü bilemiyor.
Peki, bize ne oluyor? Seçeneklerimiz arasında boğuluyor muyuz? Yoksa özgürlük denizinde kulaçlar mı atıyoruz? Ah, ne zor şeymiş şu mutluluk… Tam da doğru formülü bulduk derken…
Sevgili arkadasim Muammer beni bloguna konuk yazar olarak davet ettiği andan beri düşünüyorum ne yazabilirim diye? Kendi bloguna yazmak gibi değil tabi. Konuk adı üstünde, belli ki konuk odasında ağırlanacaksın, pijamalarınla yazamazsın.
Yazıyı düşünüp dururken dün gece, bir film izledim. Charlie Sheen oynuyordu başrolde. Pek öyle bayıldığım bir oyuncu olmamasına rağmen (babasını da sevmezdim), yorgunluktan ve tembellikten kendimi bıraktığım kanapeden kımıldamadan, bu çok şey ifade etmeyen 2001 yapımı, Good Advice adlı filmi izledim sonuna kadar.
Amerikan yapımı popcorn filminde Charlie zengin, yakışıklı, güzel popolu (filmdeki kadınlar ona karşı mütemadiyen böyle bir taciz içindeler) hırslı bir borsacıdır. Sosyal statü olarak kendisinden üstün olanlara yağcılık, olmayanlara ise alaycılıkla yaklaşmakta onları aşağılayarak korkunç espriler patlatmaktadır. Sevgilisi, tam istediği gibi, aptal, güzel sarışın, dert kosesi yazaridir bir gazetede. Sevgilisi vardır olmasına ancak bu Charlie'nin kocasıyla golf oynadığı bazı güzel hatunların da gönlünü eylemesine engel teşkil etmemektedir. Böyle doğal bir yaşam döngüsü içinde, karılarının yatağından çıkıp, kocalarıyla golf oynarken aldığı tiyolarla borsada milyon dolarlarına milyonlar katmak motivasyonundadır.
Ancak duruma uyanan kocalardan biri intikam için yanlış bir tüyo verir Charlieye. Charlie'nin hayatı altüst olur, işini, bütün parasını, müşterilerini, ve itibarını kaybetmesiyle kendisini sefil, zavallı bulduğu insanların yaşadığı bir mahallede bulur. Sığ, duyarsız ve de bahtsız Charlie bir dizi olaylar neticesinde insanları görmeye ve bencilliginden siyrilmaya baslar. Iyi olur yani. Ve karisiyla birlikte oldugu adamdan intikam alir o da. Charlie'nin mutlu bir hayati olur.
Simdi tam da bu noktada bu yaziyi yazmama neden olan durumu farkettim birden. Charlie'nin sığlık ve bencilliginden arinmasi, diger adamdan intikam almasini hak kilar. Oyle midir gercekten? Yani zaten bulunmasi gereken niteliklere kavustugu icin erdemli mi olmustur Charlie (insan)? Diger adamin Charlie'ninki kadar populer bir poposu olmamasi durumu adamin aldatilmasini hakli mi cikarir? Iyilik ogutlerken mutlaka salt kotulerle mi kontrast yapmaliyiz? Herkesin icinde hem iyilik hem de kotuluk yok mudur? Bunlari zaten isimize geldigi sirayla, belli kisisel gerekcelerle icimizi rahatlatarak ortaya cikarmiyor muyuz? Insanlar yalniz degil midir? Sabun köpügü arkadasliklarla zaman oldurmez mi gunumuzun bencil insani? Bir digerinin problemini kac kisi gercekten hisseder icinde? Kac kisi dostuyla empati kuracak kadar zaman ayirir iliskisine?
Bu ve benzeri sorularla uyudum dun gece. Ve birden aklima bir fikir geldi. Yok öyle süper parlak bir fikir degil. Ama fikir iste. anlatderdini diye bir blog acma fikri. bu. Esimizle, ailemizle, sevgilimiz, dost ve arkadas cevremizle paylasmaya Üşendiğimiz, çekindiğimiz, vakit ayırmadığımız ama enerjimizi çalan soru, sorun ve bir adım ötesi dertleri anlatıp, gerektiğinde uzman görüşü alabileceğimiz bir blog olsa diye düşündüm. Saklı kimliği ile yazsın kim aklında ne varsa. Saklı kimlikli yazarlar da ortak olsunlar dertlerine. Farklı bakış açılarından fikir versinler. Profesyonellere danışalım gerektiğinde. Onların görüş ve önerilerini de ışık tutsun derdimize. Ve aldım adresi. Bakalım neler olacak?
Heyecan icinde bekliyoruz "zeynepalguller@gmail.com" adresine ilk maili atacak olanı.