Adem ile Havva (L'animateur)
Category: Videolar
Düşünme arzu et sade...Bak böcekler de öyle yapıyor
Hastanelerin sadece hüzünlü haberlerin verildiği yerler olmadığını öğrendiğim tarih 1.12.2004. Doğumhaneden bir hemşirenin kucağında miniminnacık bir kız çocuğu geçmişti gözlerimin önünden. İlk gördüğüm an yüreğimin "baba" olmanın mutluluğu ile dolduğunu hatırlıyorum. Hemşire bazı testler için topuğundan kan almak için ağlamasına aldırmadan uğraş verdiğinde ise hemşireyi dövmemek için odadan ayrılmıştım sonrasında. Betüş (Hande Betül) büyüyecekti şimdi gözlerini açtığı andan itibaren babasının biricik kızı olarak. Bugün 4. yaşını bitirdi kızım. Kendisine göre abla oldu artık. Bugün pastasını üflerken, elimi tutmadan koşmak isterken, sinemaya gitmek için yanıp tutuşurken, O'nunla miniş oymamam için ikna konuşması yaparken (ama baba minişlerim de seni çok özlemiş cümlesi ile) O'nu ilk gördüğüm anı asla unutamayacağımı anladım. Zira O ne kadar büyüyor olursa olsun hep küçücük olacak elleri avuçlarımda. Gözyaşlarına sebep olan herkese düşman olacağım. Baba olmanın huzuru beni daima mutlu edecek.
O'nunla kitap okumaktan, sohbet etmekten ve yanında olmak için çırpınmaktan asla vazgeçmeyeceğim.
"Seni çok seviyorum baba" cümlesini duymak için hiç ölmemek isterdim.
Seni çok seviyorum kızım
İyi ki doğdun!...
Yazıya dair ff linki için tıklayınız.
Babaolmak.com' u ziyaret ettiniz mi?
Arda Kutsal, geçtiğimiz hafta, 3 ayın ardından Noktacom Medya İstanbul Ofisi ziyareti ile Webrazzi Tv için program çekimlerine başladı. Arda Kutsal' ı ağırlamaktan çok mutlu olduk.

28-29 Kasım İTÜ Maslak yerleşkesinde İşletme Mühendisliği Kulübü' nün düzenlediği BTZ' nin yalnızca 1. gününe katılabildim. 2. gün için katılamamamın tek nedeni şehir dışında olmamdı. Gerçekten son derece güzel bir zirve programı ve etkileyici bir katılımcı sayısı söz konusuydu. Zirve, Doruk.net sponsorluğunda canlı olarakta internetten yayınlandı. Çok sayıda ilgili marka ise zirvenin sponsorları arasında yer aldı.
BTZ' nin ilk gününde açılışın ardından son derece güzel bir oturuma geçtik. "Melek Yatırımcı" larla öğrenciler (fikir sahibi gençlik) bir araya geldi Etohum BTZ' de. Burak Büyükdemir' in son derece güzel yönettiği bu oturumda konuşan 4 katılımcı özenle seçilip bir araya getirilmişti sanki. Newman (Çağlar Erol), Goodman (Fuat Sami), Businessman (Cem Sertoğlu) ve İnternationalgirl (Mehtap Özkan)diye tanımladığım 4 farklı melek (!) yatırımcı hangi şartlarda, hangi işlere ne kadar yatırım ayırdıklarını paylaştılar bizlerle. Farklı iş modelleri ile yatıcımcılık yapan bu dört kişi aslında sıra ile kapılarına gidilmesi gereken 4 ayrı melek gibiydiler. 20 ile 200 bin YTL için Çağlar Erol' a, 200 - 500 bin YTL için Fuat Sami' ye, 500bin - 2milyon YTL için Cem Sertoğlu' na ve daha yukarısı içinde (2009 açıklanan fon 150 milyon dolar) Mehtap Özkan' a gidilmesi gerekiyor. Sosyal ağ fikirlerine çok fazla rağbet etmediklerini söyleyen yatırımcılar, önlerine gelecek fikrin basit olmasını tercih ettiklerini ve gelir modelinin mutlaka "banner" dan daha farklı olması gerektiğini söylediler. Her bir melek yatıcımcının para yatıracakları işlerin kendilerine anlatılabilmesi için kendilerini ulaşılabilir kıldıklarını sözlerine eklediklerini de iletmeden edemeyceğim.
2. oturum da ise konu elbette internet reklamcılığı...Oturum bir öncekinde olduğu gibi dört kişi ve bir öncekinde olduğu gibi Newman (Virgül), Goodman (Reklamstore), Businessman (ReklamZ) ve İnternationalgirl (Google) olarakta anabileceğim dört farklı şirket temsil edildi. Virgül, ReklamZ ve Reklamstore' u bir kenara koyarsak Google çok daha fazla bu konuyla ilgili konuşması beklenen taraftı açıkcası. Zira ortalıkta dolaşan 104 milyon (kimi dolar kimi YTL diyor) rakamı Google' un internet reklamcılığı pastasından en büyük payı aldığını kanıtlıyorken sorulan sorular da çoğu zaman Google' a yönelik oldu. Toplantının yarısında ayrılan Google Ülke Müdürü Bülent Bey maalesef BTZ için aldığı davet kendisine geldiğinde tecrubesi ile bile yapabileceği bir zaman planını gerçekleştirememişti. 2006 yılında bir satış ofisi olarak anılan Google Türkiye Ofisi' nin kurulduğu günden bu yana bir pazarlama ofisi olduğunun altını bir kaç kez çizen Bülent Hiçsönmez, Türkiye' de yalnızca reklam vermeye teşvik edici tanıtım faaliyetlerinde bulunduklarını ifade etti. Google'un orta vadede Türkiye için bir yatırım kararı olmadığını söylemesi ilginçti çünkü daha önce tüm konuşması boyunca Türkiye' nin çok sayıda Avrupa ülkesinden çok daha iyi gelire ve diğer verilere sahip olduğunu söylemişti. Bu konuşulanların dışında sorulan hiç bir rakam soruna yanıt vermeyen Bülent Bey açıkcası kimsenin bilmediği hiç bir şey söylemeden toplantıdan ayrıldı. Google Türkiye' nin kazançları için Türkiye Devletine vergi vermediği söylentileri Türkiye ofisinin fatura kesmediği çünkü sadece bir tanıtım ofisi olduğununun altının çizilmesi sonrası çok daha fazla konuşulacağa benziyor. Bunun yanında ReklamZ kurucu ortağı Orkun Tekin, IAB' nin yeni dönemde ölçümleme ve raporlama ile ilgili internet reklam sektörünün ihtiyacı olan "tek dil" olabilme ihtiyacını karşılayacak bir yazılım geliştirdiğini iletmesi sevindirici sayılabilir. Virgül, Noktacom Medya' nın 27 Kasım 2008' de Etohum toplantısında lansmanını gerçekleştirdiği yeni ürünü olarak Pelin Şahin Asena tarafından temsil edildi. Virgül' ün yeni dönemde sektörün ihtiyacı olan şeffaflık, hız ve online platform ihtiyacını karşılayan ürünleri hakkında bilgi verildi. Reklamstore (Goodman) Genel Müdürü Şencan Özen ise Reklamstore' un 200 bin dolar civarında (Baba sermayesi) bir sermaye ile kurulduğunu ve 1 yıl içerisinde bunu geri kazandığını söyledi. Sempatik ve sıcak tavırları ile de dikkat çeken Şencan Bey sektör adına ihtiyaç olan "Goodman" rolünü üstlenebilecek gibi görünüyor.
Sonraki oturumlarda Serdar Kuzuloğlu ve Alemşah Öztürk ardı ardına dinleyicilerin karşısındaydılar. Serdar Kuzuloğlu, kimsenin hayatını değiştirmeyecek, akıcı (laptop' un sarjının bitmesi biraz etkiledi aslında) bir sunum ile öğrencilere eğlenceli bir 1 saat geçirtti. Alemşah Öztürk' ün advergame sunumu sanıyorum herkese "vay be" dedirtecek güzel çalışmalar ve ilgililer için hoş rakamlarla doluydu. Advergame, tüm günün ardından İnternette pazarlama konusunda dinleyiciler için çok farklı bir yolu anlattı böylelikle.
Yorgun argın (çünkü salonun havalandırması sorunluydu) İTÜ' den ayrılırken İşletme Mühendisliği Kulübü' nü ve Burak Büyükdemir' i içimden alkışladığımı bilmenizi isterim.
not : 2. günü kim yazdı bilen var mı?:)
Etohum 22 Kasım 2008 Cumartesi günü ilk defa Ankara'da The North Shield'de düzenlendi. Toplantının konuğu sikayetvar.com idi. Kurucusu olan Dr. Ömer Deveci, sikayetvar.com un nasıl doğduğuna, hangi markalardan şikayet geldiğine ve gelir modellerine ilişkin gelen soruları yanıtlayarak verimli bir sunum gerçekleştirdi. Toplantıda, genç girişimcilerin ağırlıklı soruları gelir modelleri üzerine geldi. Bunların dışında sorulan sorular arasında benim de merak ettiğim bir konu yanıt buldu. şikayetvar.com da devlet kurumları da şikayet konusu olabiliyor muydu? İlk defa Ziraat Bankası'nın şikayet konusu olduğunu belirten Deveci, bundan sonra da böyle şikayetler alabileceklerini de belirtti. Benim de sormaya fırsat bulamadığım bir soruydu, devlet üniversiteleri şikayet konusu olabiliyor muydu acaba? 
Dr. Deveci ve çalışma arkadaşlarına başarılar diliyoruz.
(15 Kasım 2008 Web Girişim 2. sayısında yayınlanan yazıdır.)
Yazının tamamını Web Girişimden okumak için hemen tıklayınız.
“Çevrimiçi olduğumuz anda başlayan ve çevrimdışı olmamızla etkisi kaybolmayan, çok amaçlı bir süreç” olarak tanımladığım “e-marketing” hakkında bir yazı yazacağım aklıma hiç gelmezdi aslına bakarsanız. Zira çok değişik mecralarda rahatlıkla hakkında okumalar yapabileceğimiz, kestirme yollardan hakkında fikir sahibi olabileceğimiz bu kavrama ilişkin bir de benim ahkam kesmem yersiz bir uğraş gibi gelmiştir. Aynı zamanda pazarlamanın kullandığı araçlarından sadece birisi olarak gördüğüm internetin, “işbilen” çok kalem tarafından kullanıldığını biliyor olmam da bu kanaatime etkili olur. Yine de sıra bana da gelmiş olacak ki “e-marketing” ile ilgili görüşlerimi hazır fırsat da verilmişken paylaşmış olacağım.
E-marketing öncesinde ise internet üzerinden yapılan “iş”in neden pazarlama olarak adlandırıldığını anlamamız çok yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Planlama ve bu planların hayata geçirilmesine dair bir aralığı içine alan süreci anlatan pazarlama teriminin bana göre olan tanımı ise “son amaç olan ’satış’ ın ve/veya alışverişin gerçekleşmesine yönelik atılan adımların tümü”dür. Amacın gerçekleşmesine yönelik yapılacak her uygulama ise pazarlama kavramının içerisinde memnuniyetle yer alabilir. İnternet kanalıyla bu amacı gerçekleştirmek için girişilen çalışmalarında pazarlama olarak tanımlanması mümkün olacaktır. Yeni nesil pazarlama araçları arasında en fazla konuşulması gereken mecra da, kendisine has özellikleri nedeniyle internettir. Bu noktada internette gerçekleştirilen her uygulamanın pazarlama olmayacağı yorumunu da yapmak istiyorum. Elbette ki sözünü ettiğimiz uygulamanın bir pazarlama departmanı ve/veya kişisi tarafından ortaya koyulan iş anlamı taşıdığının da altını çizmeliyim.
Kavramın bütününe ilişkin çok sayıda kaynak söz konusu olduğundan, bu başlığı kısa kesmem çok yerinde olacak. Bu yazıda asıl bahsini etmek istediğim konu ise “internet müşterisi” olacak. “Müşteri internette de daima haklı mıdır?” sorusunun cevabını bulmaya ve müşteri olarak görülmesi gereken kitlenin online pazarlama için gerçekten değerli olup olmadığını anlamaya çalışacağız. Tabii ki konu “müşteri”ye ulaşmak için gerçekleşen pazarlama uygulamaları olduğundan, uygulayıcıların web üzerinden pazarladıkları hizmetin, ürünün ve fikrin (ulaşması istenen değerin) amaçlanan sona ulaşmasını sağlayacak araç-gereçlere sahip olup olmadıklarını da öğrenmeye çalışacağız. Tüm bunları Türkiye merkezli olarak incelemeye çalışacağımı da belirtmek isterim.
Yazının devamı için lütfen tıklayınız.
Sade bir insan kadar zaafları olan bir "kahraman" a sahip olduğumuzu ilk kez anlamaya başlıyoruz."
""Türk' e durmak yaraşmaz, Türk önde..Türk ileri" mısrasını çoğu zaman 10. yıl marşını söylerken üzerine basmadan ağzımızdan çıkarıveririz. 27 Ekim tarihinde basın gösteriminde seyrettiğimiz "Mustafa" filminden sonra 10. yıl marşının Atatürk gibi bir Türkü tanımladığını anlayıverdim sanki daha önce hiç düşünmemişim gibi. Yaşamımın her salisesini milletinin selameti, huzuru, refahı ve illa ki özgürlüğü ve medeniyet çizgisinde yaşaması üzerine harcamış bir adamın dramını seyrettik aslında belgesel yapımda. Ancak daima ileri yürümek için giriştiği mücadele de kendisin de bulunması gereken tüm meziyetlerin yazılmasını beklememiz yerinde olmayacaktır. Atatürk bir eylem adamı olarak yazılmayı, seyredilmeyi, konuşulmayı, düşünülmeyi hakediyor muhakkak. Ama bir insan olarak sevilmeyi daha çok hakediyor...
Mustafa, Cumhuriyet Bayramını kutladığımız bugün vizyona girdi. 110 dk içerisinde yıllarca yazılıp çizilmesi, üzerinde konuşulması gereken bir "deha" nın yaşamını anlatabilecek olmasını zaten beklemiyorduk Can Dündar'dan. Zaten O'da öyle yapmak yerine çoğunlukla Atatürk' ün bilinmeyen hisleri (yönleri) ile Selanik' ten Dolmabahçe Sarayı' na kadar olan hayatını ele almış. Duru bir Can Dündar ses tonu ve Makedon ezgileri ile Goran Bregoviç'in müzikleri eşliğinde eşsiz (çok geç kalmış) bir film seyretmiş oluyorsunuz. Hatta gözyaşlarını tutmak her zaman mümkün olmayacak bir 110 dk ya hazır olmalısınız.
Atatürk' ün annesi Zübeyde Hanım' ı daha ilgiyle yeniden okumamızı zorunlu kılan, Bir erkeğin kadınlar(ı) karşısında ülke ve ordu yönetmekten daha fazla yorulduğunu kanıtlayan, çocuksu coşkularla yaşama arzusuyla dopdolu bir savaş adamının yalnızlık karşısında ki yenilgisini anlatan film Türkiye' de çok bildiğimiz bazı konu başlıklarının yeniden masaya yatırılıp tartışılmasını başlatacağa da benziyor muhakkak.
2008 yılındayız. Cumhuriyet'in çocukları olarak bir ülkenin kuruluş hikayesini ve o ülkeyi kurmak için girişilmiş mücadeleleri okul sıralarından başka hiç bir yerde ne okuyor ne de duyuyoruz. Duyduğumuzda da dikkat kesilmiyoruz ya zaten. Ne bağlı olduğumuzu ifade ettiğimiz törelerimiz, geleneklerimiz ne inandığımızı söylediğimiz "tanrı"(ları)mız ne de izindeyiz dediğimiz Ata' mızın ilkeleri hakkında kulağımıza çalınanlar dışında bilgi sahibiyiz. "Mustafa" tüm bunları anlatan bir film değil elbette ancak tüm bunları hatırlatacak bir film kesinlikle.
Tüm ülkemin bilhassa kutlaması gerektiğini düşündüğüm Cumhuriyet Bayramını tebrik ederiz.
basın bültenini okumak için tıklayınız.
Not : Mustafa filmi için Can Dündar ve tüm ekibine, Sabancı Holding'e, NTV ve Ko'medya'ya bu ülkenin evlatları olarak çok teşekkür ederiz.

"Sonsuzluk yolunda nasıl böylesine kolayca ilerlediğine hayret eden birisi vardı,gerçekte hızla bayır aşağı yuvarlanıyordu"
Franz Kafka
Bayılıyorum şu özgürlük söylemlerine. Ne çok para eden bir konu, öyle değil mi? Tüm markalar, tüm ürünler, tüm vaatler ve tüm anlaşmazlıkların temelinde hep aynı söylem yok mu? Özgürlüğünü sevenler için HazırKart! Özgürlüğünden vazgeçemeyenler için 4x4 cip! Özgürlüğümün önüne geçtiği için ayrıldık! Özgür olmak için evvela günde dört öğün bunu al! Peki, aç karnına mı alayım, tok karnına mı?
Şu sonsuz para ve fedakârlığa değen kavramı irdelemeye bayılıyorum. Eee ne de olsa bir reklamcı olarak ne sattığımı iyi bilmeliyim! Kısa bir süre önce Ted Talks'da Barry Schawartz'ın Bolluk Paradoksu kitabı hakkında yaptığı yirmi dakikalık konuşmayı dinleyince tekrar gündeme geldi şu seçenekler meselesi. Bireylerin özgür iradelerini kullanabilmeleri yani özgür olabilmeleri ve dolayısıyla da mutlu olabilmeleri için seçeneklerinin artması gerekiyor ya hani…
Aman Tanrım, kavramlar havada uçuşuyor! İrade. Özgürlük. Seçim şansı. Mutluluk. Cümle içerisinde kullanıldığında oldukça da mantıklı duruyorlar. Örneğin özgürlüğü çoğaltmanın yolu seçenekleri çoğaltmaktır, öyle değil mi? Ne kadar çok seçeneğin olursa o kadar özgürsün. Ne kadar özgürsen o kadar refaha kavuşur, mutlu olursun. Hmm, evet mantıklı.
İşte bu noktada Barry Shcwartz, tüm bu seçenek bolluğunun yan etkilerini irdeliyor ve şu seçenek, mutluluk, özgürlük döngüsüne yeni bir bakış açısı sunuyor. Öncelikle artan seçeneklerin insanları özgürleştirmek yerine karar verme aşamasında paralize ettiğinden bahsediyor. Diyor ki, onca seçeneğin içerisinden seçim yapmak giderek zorlaşıyor. İddiasına göre paralize olmadan bir şekilde seçim yapmayı başarsak bile seçimimizin sonucu bizi daha az seçeneğimiz olduğu zamana oranla daha az mutlu ediyor.
Çünkü onca seçenek varken daha iyi bir seçim yapabilmiş olabilmeyi bekliyoruz. Bu hayali alternatif (daha iyi seçim şansı) seçimimizden pişman olmamıza neden oluyor. Bu pişmanlık da tatmin oranını düşürüyor. Dolayısıyla iyi bir seçim bile diğer alternatiflerin varlığı ve daha iyi bir seçim yapabilme ihtimali ile daha düşük bir tatmin sağlıyor. Kısaca seçenek artıkça herhangi bir karar hakkında pişmanlık duyma ihtimali de artıyor.
İkincil olarak fırsat maliyetinden bahsediyor. Yani, bir tercih yaparak vazgeçtiğimiz diğer bütün alternatiflerin sunduğu harika şeyler bizim tercihimizden dolayı duyduğumuz tatmini azaltıyor.
Üstelik bir de bunca seçeneği gören bünyenin beklentileri de artıyor. Elbette, onca seçenek arasından en mükemmel ürünü, sevgiliyi, işi, evi bulabilmeliyiz!
Ah bir de şu "mükemmel kararı" verememe durumu var. Maalesef artık suçu başkasına atmak zorlaştı. Seçeneğin vardı, neden sana en çok uyanını bulamadın? Madem tam oturmadı neden aldın?
Bu durumda özgürlüğün amacı olan mutluluk, özgürlüğü sağlayan seçenekler sayesinde giderek azalıyor. Her zaman daha iyisi, daha hızlısı, daha güzeli olma ihtimali ile seçim yapmak üstelik de o seçimden mutlu olmak kolay iş mi? Üstelik o seçimin de kusursuz olması gerekir. Çünkü artık özgürsün. Seçenek bolluğunun tam ortasındasın! Yüzlerce seçeneğin içerisinde en uygun, en şık, en hızlı, en güzeli bulabilirdin. Ama bulamadın. Beceremedin. Suçlusu da sensin!
Elbette seçenek olması hiç olmamasından iyidir. Ama seçeneklerin artması mutluluk ile doğru orantılı da değil. Barry Schwartz'a göre bu işin sihirli bir ölçüsü var ama o da ne yazık ki tam ölçüyü bilemiyor.
Peki, bize ne oluyor? Seçeneklerimiz arasında boğuluyor muyuz? Yoksa özgürlük denizinde kulaçlar mı atıyoruz? Ah, ne zor şeymiş şu mutluluk… Tam da doğru formülü bulduk derken…
Sevgiyle kalın.
Tuğçe Esener
not : Teşekkürler sevgili Muammer!

Terim 10 : İlişki Pazarlaması
Açıklama : Varolan müşteriler ile üretici arasındaki ilişkiyi artırmayı hedefleyen ve bağımlılık yaratmak için tasarlanan pazarlama yöntemidir.
Kaynak
Sevgili arkadasim Muammer beni bloguna konuk yazar olarak davet ettiği andan beri düşünüyorum ne yazabilirim diye? Kendi bloguna yazmak gibi değil tabi. Konuk adı üstünde, belli ki konuk odasında ağırlanacaksın, pijamalarınla yazamazsın.
Yazıyı düşünüp dururken dün gece, bir film izledim. Charlie Sheen oynuyordu başrolde. Pek öyle bayıldığım bir oyuncu olmamasına rağmen (babasını da sevmezdim), yorgunluktan ve tembellikten kendimi bıraktığım kanapeden kımıldamadan, bu çok şey ifade etmeyen 2001 yapımı, Good Advice adlı filmi izledim sonuna kadar.
Amerikan yapımı popcorn filminde Charlie zengin, yakışıklı, güzel popolu (filmdeki kadınlar ona karşı mütemadiyen böyle bir taciz içindeler) hırslı bir borsacıdır. Sosyal statü olarak kendisinden üstün olanlara yağcılık, olmayanlara ise alaycılıkla yaklaşmakta onları aşağılayarak korkunç espriler patlatmaktadır. Sevgilisi, tam istediği gibi, aptal, güzel sarışın, dert kosesi yazaridir bir gazetede. Sevgilisi vardır olmasına ancak bu Charlie'nin kocasıyla golf oynadığı bazı güzel hatunların da gönlünü eylemesine engel teşkil etmemektedir. Böyle doğal bir yaşam döngüsü içinde, karılarının yatağından çıkıp, kocalarıyla golf oynarken aldığı tiyolarla borsada milyon dolarlarına milyonlar katmak motivasyonundadır.
Ancak duruma uyanan kocalardan biri intikam için yanlış bir tüyo verir Charlieye. Charlie'nin hayatı altüst olur, işini, bütün parasını, müşterilerini, ve itibarını kaybetmesiyle kendisini sefil, zavallı bulduğu insanların yaşadığı bir mahallede bulur. Sığ, duyarsız ve de bahtsız Charlie bir dizi olaylar neticesinde insanları görmeye ve bencilliginden siyrilmaya baslar. Iyi olur yani. Ve karisiyla birlikte oldugu adamdan intikam alir o da. Charlie'nin mutlu bir hayati olur.
Simdi tam da bu noktada bu yaziyi yazmama neden olan durumu farkettim birden. Charlie'nin sığlık ve bencilliginden arinmasi, diger adamdan intikam almasini hak kilar. Oyle midir gercekten? Yani zaten bulunmasi gereken niteliklere kavustugu icin erdemli mi olmustur Charlie (insan)? Diger adamin Charlie'ninki kadar populer bir poposu olmamasi durumu adamin aldatilmasini hakli mi cikarir? Iyilik ogutlerken mutlaka salt kotulerle mi kontrast yapmaliyiz? Herkesin icinde hem iyilik hem de kotuluk yok mudur? Bunlari zaten isimize geldigi sirayla, belli kisisel gerekcelerle icimizi rahatlatarak ortaya cikarmiyor muyuz? Insanlar yalniz degil midir? Sabun köpügü arkadasliklarla zaman oldurmez mi gunumuzun bencil insani? Bir digerinin problemini kac kisi gercekten hisseder icinde? Kac kisi dostuyla empati kuracak kadar zaman ayirir iliskisine?
Bu ve benzeri sorularla uyudum dun gece. Ve birden aklima bir fikir geldi. Yok öyle süper parlak bir fikir degil. Ama fikir iste. anlatderdini diye bir blog acma fikri. bu. Esimizle, ailemizle, sevgilimiz, dost ve arkadas cevremizle paylasmaya Üşendiğimiz, çekindiğimiz, vakit ayırmadığımız ama enerjimizi çalan soru, sorun ve bir adım ötesi dertleri anlatıp, gerektiğinde uzman görüşü alabileceğimiz bir blog olsa diye düşündüm. Saklı kimliği ile yazsın kim aklında ne varsa. Saklı kimlikli yazarlar da ortak olsunlar dertlerine. Farklı bakış açılarından fikir versinler. Profesyonellere danışalım gerektiğinde. Onların görüş ve önerilerini de ışık tutsun derdimize. Ve aldım adresi. Bakalım neler olacak?
Heyecan icinde bekliyoruz "zeynepalguller@gmail.com" adresine ilk maili atacak olanı.
İlginizei, sevginizi, yorumlarınızı eksik etmeyeceğinizi umduğum blog adresi: http://anlatderdini.wordpress.com/
Sevgiler,
Ebru Baranseli
Grafik Tasarımcı/Öğretim Görevlisi
Oğlu babasına sorar : "Babacığım benimle maraton koşmaya var mısın?" Kalp sorunları olmasına karşın baba, yine de "Evet, varım" diye yanıtlar.
Ve bir maratonu birlikte tamamladılar. Baba oğul başka bir çok maratonu daha birlikte koştular. Baba her seferinde oğlunun yeni bir yarış talebini kabul ediyordu.
Oğlu bir gün babasına "Baba, birlikte bir Ironman'a (Triathlon) koşmaya var mısın benimle ?" deyince baba bu kez de evet der ve kabul eder.
(Bilmeyenlere anımsatalım ki Ironman dünyanın en zor triathlon yarışıdır ve üç dayanıklılık sınavından oluşur : Denizde 3, 86 km'lik yüzme, 180,2 km'lik bisiklet ve nihayet 42,195 km'lik bildiğimiz maraton.)
Baba oğul bu zor yarışı biirlikte tamamladılar. Nasıl mı ?
Not: Yukarıdaki metin bize gelen bir toplu mail metnidir.
İçerisinde futbol topu olan bir videonun ne kadar eğlenceli olabileceğini de görmüş oluyoruz hep birlikte. İyi seyirler...
Terim 9 : İş Tasarımı
Açıklama : Bir firmanın ana müşterilerini, satın aldıkları tatmini, pazar alanının doğasını ve durumunu, kaynakların nasıl ürün ve hizmete dönüştürdüğünü ve müşterilerin bunları nasıl tatmine dönüştürdüğünü tanımlayan kavramsal yol haritasıdır.
Kaynak
mothandmoth notu : 4. Konuğumuz Yusuf Ozan Taşdemir' e bu güzel yazısı için çok teşekkür ederiz. yusufozan.blogspot.com
Yazarın notu : Merhabalar;
Yıllardır takipçisi olduğum, zevkle okuduğum bu blog' ta sizler için konuk yazar olarak bir yazı yazdım. Umarım hakkını verebilmişimdir.
Kim bilir kaç kere küstük yaşama, kaç kere vazgeçtik bir şeyleri yapmaktan ve kaç kere "hayır olmayacak boş ver, daha fazla zorlamanın anlamı yok" dedik. Evet, umudumuzu yitirdiğimiz anlardır bunlar. Herkeste olabilecek şeylerdir. Çünkü hiç bir iş başladığı gibi güzel ve huzur dolu gitmez. Merdivenleri çıkarken, ilk adımlarımız her zaman deli doldur ama basamaklar her adımda biraz daha zorlar bizi. Hayatta hiç kimse bu basamakları elleri cebinde çıkmıyor sanırım. Kimse son basamağa ilk günkü gibi basmıyor.
Uzun bir yolculuk olabiliyor bazen başladığımız bir iş, bazen de kısa süreli. Ama uğraş verdiğimiz şey ne olursa olsun, bizi bir yerde yoruyor ve sıkılıyoruz, zorlanıyoruz. Hedefimize ne kadar inanmışsak bizde o kadar zorlayabiliyoruz onu. Eğer inancımız yoksa bıkıveriyoruz o yaptığımız şeyden. Zaten inanmadan başladığımız bir işten sonuç beklemek de saçma olurdu.
Umudun sonun teminatı olduğunu söylersek yanlış olmaz herhalde. Beklentilerden farklı olarak insan, koyulduğu bir işi devam ettirirken sonunu da merak eder. Bazen başladığım bir işi yarıda bıraktığımın farkına tekrar umutlandığımda varıyorum. Umudu yitirmiş olduğumu fark ediyorum. Ve tekrar koyuluyorum o işe. İşe sanki yeniden başlamış, sanki ilk defa yapıyormuşum gibi bu işi. Evet, yeni bir sayfa açmış gibiyim o an. Ama aslında bir tecrübe daha edinmiş oluyorum. Ben o işi ilk kez yapmıyorum. Ve bu da bir daha umutsuzluğa düşmeyeceğimin garantisi vermiyor tabii ki. Ama olsun yine de yeni bir sayfa açtım. Yeni harfler yazdığım bir sayfa. Silgi olmasaydı eğer ne yapardı kalem bilinmez. Kalemi tecrübeli kılan silgidir aslında.
Eğer bir şeyler yapıyorsak buna gerçekten inanmalıyız. Zaman çok değerli, akıp giderken bir şey, içinde bizi de götürüyor. kimi yosuna sarılıyor, kimi incileri arıyor. Kimi umutsuzluğa kapılıyor, kimi mükemmeli arayıp duruyor.
Evet, birileri bir şeylerle yetiniyor. Kendini yeterli sanıp kandırıyor. Tükenmez ilmin deryasından aldığı bir kova suyla susuzluğunu gideriyor. Umutsuzluğa düşmekten korkuyor. Kendine olan güvensizliğinden kaynaklı olsa gerek bu.
Arıyor durmadan yeniyi. Topluyor durmadan incileri. Düşüyor bazen derinliklerine denizin. Bazen kapılıyor dalgasına. Sürüklenip gidiyor. Her türlü duyguyu yaşıyor. Gidiyor karanlığına umutsuzluğun. Orada hapsolmuşken bile ışığı arıyor gözleriyle, bazen de yüreğiyle. İşte böyle bir insandır umudunu hala yitirmeyen. Sonucu görebilecek biri varsa o da bu kişiliktir.
Hep böyle olmaya çalışıyor olmak ne kadar anlamlı kılıyor hayatı ve ne kadar neler yüklüyor zamana...
Umuda sarılmak her defasında, yeniden gülümsemek hayata, ne kadar güzel bir duyguymuş aslında...
Extinct, my ASS! from The Original Joe Fisher on Vimeo.
yorumsuz
kaynak
Domuz eti ürünleri ile tanınan marka' nın Citroen C4 benzeri dans eden "breakfast" robot u oldukça sevimli. Seyre dalın...
Creative Agency : MeMe Digital
Creative : Richard Peretti, Gary Lathwell
not : Youtube videolarını görüntüleyemiyorum diyenler seyretmek için lütfen tıklayınız.
Daha önce bir çok defa yılın en iyi fotoğrafları adı ile fotoğraflar görmüşsünüzdür. Hatta "yılın en'leri" adı altında çok fazla kategoride derlemeler yapılıyor. 2007 için yapılmış olan bize göre en güzel fotoğraf derlemesini sizlerle paylaşmak istiyoruz. MSNBC' nin seçtiği yılın fotoğraflarına mutlaka göz atmanızı öneriyoruz.
Fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.
Bir ağacın dallarında, suyun altında, denizin ortasında veya bir çöl ortamında tatilinizi geçirmek istiyor olabilirsiniz. Hemen unusualhotelsoftheworld.com adresini ziyaret ederek çoğu aklınıza dahi gelmeyecek 20 farklı (çılgın) kategoride tatilinizi nerede ve hangi otellerde geçirebileceğinizi öğrenebilirsiniz.
Simon ve Steve adındaki iki gezgin arkadaşın bir barda bikaç bira dan sonra akıllarına gelen fikirle hayata geçen bu site oldukça ilgiçekici gerçekten.
Siteyi ziyeret etmek için tıklayınız.
"Tanımadan sevemez, sevmeden koruyamazsın."
"Türkiye, Avrupa'nın yaban hayatı bakımından en zengin ülkelerinden birisi. Yaban hayatı belgeselleri ise, toplumun farklı kesimlerinden pek çok izleyicinin ilgisini çeken programlar arasında ilk sıralarda yer alıyor."
Geçenlerde TRT1' de izlediğim "Dev Kanatlar" adlı belgesel' in de 50 yıldır bu konuda yoğun şekilde çalışan Avrupa kanallarından birisinden alınmış görüntüler olduğunu düşündüm doğal olarak. Kızılcahamam Ormanları' ndan görüntüler olduğunu öğrendiğimde de "adamlar Türkiye'ye gelmişler", "aaa Türkiye' de bu hayvanlar yaşıyormuymuş yahu" gibi cümleler çıkmaya başladı ağzımdan. Programın sonunda Yönetmen, kameraman, kurgu, orkastra v.b. kelimelerin yanında türk isimleri görünce ise şaşkınlığım hat safhadaydı. Bu kadar basaşılı bir belgeseli türkler mi yapmıştı. Vay be...
Belgesel filmleri çok değerli sponsorlarının katkıları ile 2002 de çekilmeye başlamış. 2 yıl süren çekimler sonrası ilki Ekim 2004' de Bozkırın Çocukları: Anadolu Yaban Koyunu adıyla yayımlamış. Sonrasında sadece üremek için ülkemizi tercih eden dünyanın en büyük yırtıcı kuşu Kara Akbaba çekimleri başlamış. 2 yıl sonra bu belgeselde tamamlanmış. Dev Kanatlar : Kara Akbaba adıyla yayımlanmaya başlamış.
10 ayrı belgeselden oluşacak olan serinin 3. filmi Bozayı.
Bu kadar önemli bir iş için soyunan ekibi, destekleyen tüm kurum ve kuruluşları canı gönülden tebrik ediyorum. Herkese, çok sayıda ödüle layık görülmüş bu belgesel filmini seyretmesini öneriyorum.
Siteyi ziyaret etmek için tıklayınız.
Belgeseli satın almak için tıklayınız.
Not : çevre duyarlılığı ile ilgili olarak Can Oktay Heper' in başlattığı çalışmayı ziyaret etmek için tıklayınız.
çok değerli diğer ropörtaj ve programları izlemek için lütfen tıklayınız.
Bloggerlara ozel `Elif Yilmaz` imzali basin bulteni ile bile dikkatleri cekebilecek bir organizasyondan bahsetmek istiyoruz. Altin SIM Kart Odulleri.
Gelisen mobil pazarda onemli bir boslugu, degerli sponsorlarin katkilari ile, dolduracak bir odul toreni bekliyor hepimizi. Tabi Media` nin ustlendigi organizasyon da Halk ve Juri oylamasi ile, 3 ana, 20 alt kategoriden 100 den fazla adayin katildigi yarismanin sonucu belirlenecek. Oduller Cebit Bilisim Fuarinda yapilacak bir torenle sahiplerine verilecek.
Oylamaya katilanlarida oldukca degerli hediyeler bekliyor hemen hatirlatalim. Merak edenler icin yazinin sonunda link verecegiz elbette.
organizasyona birde tarihleri ile goz atalim isterseniz:
Halk Oylaması: 5 Eylül - 5 Ekim 2008
Ziyaretçilerin site üzerinden oylamalarını gerçekleştirmeleri
Jüri Oylaması: 15 Eylül - 1 Ekim 2008
Jürilerin site üzerinden oylamalarını gerçekleştirmeleri
Sonuçların Açıklanması: 10 Ekim 2008
Jurileri gormek icin tiklayiniz.
Hediyeler ve diger ayrintilar icin tiklayiniz.
Terim 8 : Pareto İlkesi
Açıklama : 80:20 ilkesi olarak da adlandırılır. Genel olarak firmaların gelirlerinin %80`nini müşterilerinin %20`si sağladığını ifade eder. Daha genel ifadelerle sonuca etki eden girdilerin tüm girdiler içindeki dağılımı oransal olarak yarattıkları çıktıların tüm çıktılar içindeki dağılımına benzer olmayabilir.
Kaynak
Bodrum Bodrum from muammerokumus on Vimeo.
Gectigimiz ay Tunc` un Fikir Atolyesi Raki gecesinde kazandigimiz paris biletini hatirlarsiniz. Daha sonra diger odul sahibi Refik Caglayan ile odullerimizi takas ettik ve ben 24 Agustos` ta Bodrum Milta Marina dan cikan Irmak adindaki yelkenli de yerimi aldim.
Teknede benim disimda Asli & Burak Buyukdemir cifti, Ersin Sivrican ve bize ozel kaptan Korgun Guzelgun (Dunya da sadece 7 kiside var bu isim bu nedenle dunyanin 7 harikasindan birisi dememizde sakinca yok) bulunuyordu. Ekip gercekten harikaydi.
Yasamim icin son derece degerli buldugum bu guzel tatili tepeden tirnaga anlatmam mumkun degil elbette. Ancak yelkenli deneyiminin kisisel olarak cok degerli oldugunu gordum. Acikcasi bundan sonraki tatillerimi yalnizca yelkenlide gecirmeyi diliyorum.
Bodrum Milta Marina - Gumusluk arasindaki koylarda durdugumuz, yuzdugumuz ve oldukca keyifli anlar yasadigimiz bu tatil deneyimi icin Tunc ve Refik` e cok tesekkur ediyorum.
Ayni zamanda yelkenli de bulunan degerli dostlarimin deniz, yelkenli ve koylardan cok daha onemli kazanclar oldugunu da eklemek isterim.
not : bugun Cihan gtalk una `Yasasin Yaz Bitti` diye yazmis. Allah akil fikir ihsan etsin.
KOCAMAN NOT : Baslayan Ramazan Ayi hepimize kutlu olsun.
tatil fotograflari icin tiklayiniz.
Seni ayakta tutmaya yetecek kadar
Güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni dilerim
Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana
Yetecek kadar güneş diliyorum.
Güneşi daha çok sevmene
Yetecek kadar yağmur diliyorum.
Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar
Mutluluk diliyorum.
Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş
Gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum.
İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar
Kazanç diliyorum.
Sahip olduğun her şeyi takdir etmene
Yetecek kadar kayıp diliyorum.
Son "Elveda"yı atlatmana yetecek kadar
"Merhaba" diliyorum
NOT : İstifa haberimden sonra Tuğçe Esener bu maili gönderdi bana. Ben de herkes için dilemek istedim ve buraya yazdım.
Çok teşekkür ederim Tuğçe
mothandmoth notu : Pazarlama Sözlüğü konu başlığını, yorumsuz olarak, yalnızca terimlerin karşılıklarını yazarak oluşturuyoruz. Sizler yorumlayın diye....
Terim 7 : Logo
Açıklama : İki veya daha fazla tipografik karakterin sözcük şeklinde okunacak biçimde bir araya getirilmesinden oluşturulan simgedir.
Kaynak
not : aklıma googlebizelogoyapsana için gönderilen logolar geldi.
Konuk Yazar : Jeo. Müh. Berivan Özbay
mothandmoth notu : 17 Ağustos depremini bilimsel bir deprem yazısı ile anmanın çok daha anlamlı olacağını düşündük. Sevgili Berivan' a çok teşekkür ederiz.
Deprem, levha sınırları ve aktif sismik bölgelerde kilometrelerce derinlerde meydana gelen yer hareketidir. Levha sınırları olarak adlandırılan kıtasal ve okyanusal kabukların birbirine göre hareketleri sonucunda oluşan depremlerin büyüklüğü Richter ölçeği ile ifade edilir. Depremin şiddetinin ölçülebilmesi açısından, yerin sarsılması, deprem karşısında insanların verdikleri tepkilerden ya da binalarda meydana gelen hasarlardan çok daha doğru bir ölçüdür. 1'den 9'a kadar numaralanan Richter ölçeği logaritmik bir ölçektir, yani bir depremin etkileri, ölçeğin derecesi ile birlikte artar. Ölçekteki her birlik bir artışa karşılık, yer sarsıntısında 10'un katları şeklinde artan bir büyüklük söz konusudur. Yani 5 şiddetine kadar çok hasar vermeksen 5 den sonra ciddi tahribatlara yol açabilir.
5- 5,9 ufak çaplı atom bombası etkisi yaratır, insanlar tarafından hissedilir, bacalar ve mobilyaların devrilmesine neden olur.
6- 6,9 büyük çaplı atom bombası, sahil kenarlarında Tsunami görülebilir, hissedilmemesi söz konusu değildir. Evlerde yıkılma görülebilir.
7- 7,9 göktaşı çarpması gibi de hissedilebilir. Deprem merkezi ciddi hasar görür. İnsanların şok ve panik içinde davranmasına yol açar.
8- 8,9 büyük bir yıkım, ev içinde ve dışında ölüm tehlikesi demektir.
9 ve üstünde ise insan eliyle yapılmış her şey yıkılmış demektir. Tektonik levhalarda kırılma ve kayma meydana gelir. Kıyamet olarak da adlandırılabilir. 24 Aralık 2004 Sumatra depremi 9,5 magnitüdlü olarak kayıtlardadır.
Yerkürede oluşan yıkıcı depremlerin büyük kısmı faylarla ilişkilidir. Eğer bir kırığın iki tarafındaki kayaçlar birbirlerine göre gözle görülür miktarda hareket etmişlerse bu kırığa fay adı verilir. Fayların boyutları birkaç cm den birkaç bin km ye kadar değişebilir. Fayların boyu depremin büyüklüğü ile logaritmik olarak orantılıdır. Büyük ve sığ depremlerde yeryüzünde görülen fayın boyu yüzlerce km ye erişebilmektedir. Örneğin 1939 Erzincan Depreminde oluşan fayın boyu 360 km olup üzerinde en büyük yer değiştirme ise 750 cm olmuştur.
Birçok fiziksel olguda olduğu gibi depremi tanımlamak için de bazı parametreler kullanmaktayız. Bu parametreler geleneksel anlamda 4 tanedir. Bunlar depremin oluş zamanı, episantr (üst merkez) koordinatı, hiposantr (odak, iç merkez) derinliği ve büyüklük olarak tanımlanır.
Depremin oluş zamanı; fiziksel anlamda oluş zamanı fay üzerinde ilk kırılmanın olduğu andır. Depremle ilgili araştırmalarda depremlerin tarih ve GTM (Greenwich saati) ye göre oluş zamanının belirlenmesi istenir. Odak noktası; depremi oluşturan ilk kırılmanın başladığı yeraltı noktasına depremin odak noktası ve bu noktanın yeryüzüne olan derinliğine de odak derinliği denir. Kırılma bu noktadan sonra sürer ve tüm fay üzerinde yayılmaya başlar. Depremleri odak derinliklerine göre 3 sınıfa ayırabiliriz.
Sığ depremler 0- 60 km derinliklerde olan depremlerdir. Orta derin odaklı depremler ise 60- 300 km derinlerde olur. 300 km den daha derin odak derinlikli depremler derin depremler olarak adlandırılır.
Ülkemizde iki fay kuşağı yer almaktadır. Bunlar Kuzey Anadolu Fay hattı (KAF) ve Doğu Anadolu fay (DAF) hattıdır. KAF batıya doğru saat yönünün tersine doğru dönen Anadolu levhası ile ona göre stabil sayılan kuzeydeki Avrasya levhası arasındaki sınırı oluşturmaktadır. KAF ın Türkiye boyunca kat ettiği mesafe 2000 km ye yakındır. Bu fay zonu Karlıova (Bingöl)’dan Yunanistan topraklarına kadar uzanmaktadır. Yapılan ölçümlerde KAF ın yılda 23± mm hareket ettiği bilinmektedir.
Hepimizin yakından tanık olduğu 1999 yılı içinde yaşadığımız iki büyük depremden ilki olan 17 Ağustos 1999 İzmit depremi, Kuzey Anadolu Fay zonunun Marmara Denizi içine doğru uzandığı batı ucunda meydana gelmiştir. 17 Ağustos depremi KAF boyunca bu yüzyılda meydana gelmiş olan ve batıya doğru kayan depremlerin yedincisidir. Bu dizedeki depremlerin aralarındaki zaman 3 aydan 32 yıla kadar değişmiştir. 1939 yılında başlayan bu depremler dizisi süresince fay zonunun 1000 km si kırılmıştır. Bir deprem meydana geldiği faydaki stresi azaltsa da çevresindeki fayların stresini arttırmaktadır. 17 Ağustos depremi batıda Hersek’ten, doğuda Sapanca gölünden geçerek Düzce’ye kadar olan faylar boyunca karada deformasyonlara sebep oldu. 7.4 büyüklüğüne sahip olduğu hesaplanan deprem sonucu hareket etmeyen fakat bölgede değiştirdiği gerilim dağılımı sonucu etkilenen alanlardan Düzce de 12 Kasım1999 tarihinde 7,2 büyüklüğünde bir deprem daha meydana geldi. Gerilimin artmasına neden olduğu bir diğer alan olan Marmara denizi içindeki faylar da araştırmacılar tarafından muhtemel deprem beklenen alanlardan biri olarak görülüyor.
Depremlerin önceden tahminine gelince bilimsel olarak bu durum mümkün olmamıştır. Fakat sıcak ve mineralli su kaynakları genellikle derin dolaşımları nedeniyle oluşabilecek bir depremin önceden belirlenmesi için diğer verilerle birlikte dikkate alınması gereken önemli unsurlardan biridir. Deprem kuşağındaki Çin ve Japonya gibi birçok ülkede bu kaynaklardaki değişimler takip edilmektedir. Bu kaynaklarda deprem öncesinde, sırasında ve sonrasında değişiklikler oluşabilmektedir. Bunlar bulanıklık, koku, renk, tat, sıcaklık, debi değişiklikleri, yeni kaynak oluşumları ve kimyasal olarak iyon ve gaz değişimleri şeklinde görülebilmektedir. Ciddi biçimde gözlem yapılarak uzun vadede sonuç alınabilinmektedir.
Doğal afetleri yaşamamız kaçınılmaz bir gerçek, önemli olan ciddiyetini fark etmek ve malımızı değilse de canımızı en az hasarla kurtarabilmek...
Bu hafta etohum toplantısında mekanist.net' in kurucularından Ali Eyüpoğlu vardı. İyi ki de vardı çünkü daha önce sıktığım "limon" un ellerimde bıraktığı ekşi tadı yok etti. Mekanist.com 3 kişilik kurucu ekibiyle doğal bir girişim hikayesine sahip. Ancak sadece girişim hikayesi değil benim ilgimi çeken.
Mekanist' in başarılı olacak bu proje dedirten yanı; "vizyon". Katma değer yaratan ve tüm içeriğin kullanıcılar tarafından oluşturulduğu site hakkında yazmadan önce Ali Eyüpoğlu' nun konuşmasına başlarken söylediği başlıklara "yorumsuz" olarak değinmek istiyorum.
Ali Eyüpoğlu biraz açık sözlü olduğunu ifade ederek "türk internet kullanıcılarının ve projelerinin kalitesiz olduğunu düşünüyorum" cümlesini kullandı.
"Çok rahat bir biçimde sabah 9-akşam 18 bir iş bulabilirdik ama biz girişimci olmayı tercih ettik ve mekanist.net i yaptık."
"Savaşmayı seviyoruz ve kullanıcı ile savaşıyoruz. Kullanıcılar desteklemezse mekanist "çöp" olur"
Mekanist.com' fikrinin ortaya çıkmasını sağlayan durum, küçük ve orta ölçekli işletme olarak değerlendirebileceğimiz, reklam bütçeleri kısıtlı ve müşteri ilişkileri yönetimi (CRM) konusunda becerilerini geliştirememiş olan hizmet "mekan" larının ihtayaçları olmuş.
Benim bu tarz projeleri çok daha fazla çekici bulduğumu bilmeniz gerekir. Özellikle yatırımcıların henüz uzaktan bile bakmadığı bu tarz deneyimlerin girişim olarak karşıma çıkması beni mutlu ediyor. Beni çekmesini sağlayan en değerli tarafı ise gelir modellerinin geleneksel kalemlerden oluşmaması. Çünkü yatırımcılara "banner, google v.b. reklam seçenekleri, e-ticaret" dışında da gelir getiren işlerin var olabileceğini kanıtlamanın tek yolu farklı gelir fonksyonlarına sahip projelerin var olması.
Mekanist kurucuları, gördüğü boşluğu doldurmak için 1 yıl önce yola çıkmış ve 3 ay öncede ilk ürünü servise vermişler. Aradığınız boyacıyı, restaurantı, kuru temizlemeciyi ve daha bir dolu içeriği mekanist.net adresinden keşfedebiliyor ve satın alma kararlarınızda değerlendirme kriteri olarak kullanabiliyorsunuz (henüz değil ama hedef bu.
Önümüzdeki dönemde grup oluşturma, mobile entegrasyon gibi süreçler de tamamlanmış olacak(mış). İstanbul dan daha fazla Ankara, İzmir ve Eskişehirlilerin içerik sağladığına dikkat çeken Eyüpoğlu, 5300 üyeye ulaştıklarını ve bunların 400 tanesinin en az bir yorum aktivitesinde bulunduğunu dile getirdi. Site günde ortalama 1300 trafik alıyor ve bu trafiğin çoğunluğu arama motorları üzerinden geliyor.
Ana gelir kaynakları açısından projeyi ele alacak olursak;
- site 6 ay daha ücretli hiç bir servis sunmayacak.
- Kullanıcı tarafında içerik yaratanlar "havuç"larla teşvik edilerek ortaya çıkacak olan sosyal verileri şirketlere CRM raporları ve çıktıları olarak satılıyor.
- Reklam : anladığım kadarıyla bu kalem banner v.b. gelir araçlarını karşılıyor.
- Sinema.com ve yemeksepeti.com sitelerle yapılan anlaşmaların yarattığı gelirler.
- SMS ve mobile sürecinden doğabilecek gelirler.
- Projenin ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkacak durumdan kaynaklı alternatif gelir kalemleri.
Tüm bunların ardından toplantının son sorusu olarak gündeme getirdiğim "pazarlama" nerede? konusuna değinmeden edemeyeceğim. Türk start-up larının bana göre en önemli sorunu pazarlama stratejileri ve araçlarını hafife almaktır. Ali Eyüpoğlu' nun projeyi aktarırken heyecanla anlattığı kısımlarda bu konu maalesef işlenmemiş ve bu konuya dair sorulan bir soruya "pazarlama bütçemiz yok ama bütçemiz sıfır değil" cevabı verilmiştir. Sonrasında ise, Basın, toplantı katılımları, sticker marketing (ayrıntılandırılmamamıştır) cümleleri pazarlama araçları olarak beyan edilmiştir. Bu durumda herkese sormak istiyorum.
Pazarlama nedir?
Ali bey ve ortaklarına ortaya koydukları emek için çok teşekkür ediyorum.
FriendFeed takipçileri kısa bir süre önce Mynet Eksenim' i yakın incelemeye aldığımı biliyorlardır. Eksenim projesinin gündeme geldiği ilk günlerde proje ekibinin heyecanına şahit olmuştum. Proje online olduğunda ilk üyelerinden birisiydim. Açtığım hesabımda ilk Eksenim arkadaşım Özgür Alaz' dı. Bugün geldiğimiz noktada Eksenim büyüdü ve yoluna devam ediyor. Eksenim, Devletşah Özcan ve Erman Ağır' a emanet. Bende dün Onların daveti üzerine "3.officetalks" ziyaretimi gerçekleştirdim. Ancak bu ziyaretimde yanımda bir kaç yıl içinde adını çok daha sık duyacağımıza inandığım sevgili Sadık Kocabaşa' da vardı. Ve bakalım neler konuştuk...
- Öncelikle Devletşah ve Erman çok iyi bir takım. Görmeye değer bir iletişimleri var ve bu Eksenim için çok önemli görüşündeyim. Aynı zamanda ilk karşılama anında Devletşah' ın "papatya" ya benzemesine sebep olan sarı kıyafetleri çok güzeldi. Ve yine öğle yemeği saatinde Eksenimde bulunduğumuz için birlikte yemek yedik. Patlıcan bindalı tavuklu ve krem karamel unutulmaz bir lezzete sahipti. Mynet mutfak (bu adı kullanmalısınız eksenimde), 10 puan aldı diyebilirim.
- Devletşah, yeni Iphone karşılığında "kocası" ile ipod'unu (Ria hatırası) nasıl takas ettiğini anlattıktan hemen sonra Takas Merkezi' nin kurcalanması dedikodusu ile konuyu açtı. Bu durum ne kadar basit bir sorunmuş gibi dursada bir start-up çalışmasının daha yolun başında bu tarz bir durumla karşılaşmasını hoş bulmadım.
- Devletşah ve Erman' ın internet sansur ve kapatma uygulamaları ile ilgili herkes gibi rahatsızlıkları bulunuyor. Eksenim' in bu kapatmalar sonrası bazı servislerinin trafiklerinin artması onları mutlu etmemiş. Bu güzel bir bakış açısı. Zira daha önce kapatmalara ilişkin kapatmalardan mutlu ve bu süreci destekleyen kurumların var olabileceği görüşü ile Burak Büyükdemir' i dinlemiştim. Mynet onlardan birisi asla değil.
- Eksenim projesi ile ilgili Devletşah ve Erman' ı dinledim biraz. Eksenim incelemem için teşekkür edip, dışardan bir gözün konuya bakışının çok önemli olduğunu söylediler. Eksenim' in 5 yazılımcısı bulunuyor. Devletşah'ın "zaten normalde en fazla 7 kişilik yazılım ekibinin birarada çalışması verimli olabilir" görüşüne katılıyorum. Eksenim yurtdışında yaşayan çok sayıda türk' ün üye olduğu bir profil havuzuna sahip. Erman, 15-25 ve 35-45 yaş aralığında çok daha yoğun bir kullanıcıları olduğunu söyledi.
- Kullanıcıların içerik girme alışkanlıkları etkileyici. Hatta 1 kerede 10 fotoğraf yüklenebilmesi sağlandığı gün bir kullanıcının bir gün içerisinde 16.000 (onaltıbin) adet fotoğraf yüklemesi ve hemen ardından bir başka kullanıcının rekabete (prestij rekabeti diyorum ben buna) girerek 16.100 ü hemen ertesi gün yükleme başarısı beni çok etkiledi. Ben de incelemelerimde kullanıcıların bazılarının Eksenim' e içerik girmeyi kendilerine bir meslek edinmiş olduklarını gördüm.
- Eksenim projesi Mynet için çok değerli. Erman' a ofis koşullarını sorduğumda "biz çok gürültü yapıyoruz ve en çok ses çıkaran ekibiz. Sanırım bu diğer çalışma arkadaşlarımızı biraz rahatsız etmemize neden oluyor." cevabını aldım. Devletşah' ın varlığı buna en büyük neden olabilir diye düşündüm o anda:). Ancak şunu hemen eklemek istiyorum. Eğer Eksenim tarzı bir proje yapıyorsanız ve yaratıcı bir ekiple bunu yönetiyorsanız, onlara mutlaka ayrı bir mekan temin etmelisiniz. Aksi halde hem diğer çalışanlarınız hemde projeniz bu koşullardan olumsuz etkilenecektir. Mynet bu noktada Eksenim öneminde bir proje için gerekli koşulları umuyorum en kısa zamanda oluşturur.
- Eksenim Türkiye koşullarında ortaya çıkmış bir proje. Elbette ki sorunları arasında "yazılım geliştirme" konusuda var bu nedenle. İyi bir yazılım ekibine sahip olmasına karşın bazı düşüncelerinin hayata geçirilmesinde zorlandıklarını biliyorum. bu noktada Burak Büyükdemir' in "insan yönetimi" cümlesi geliyor hemen aklıma. Bana göre proje yöneticileri aynı zamanda yazılım sürecinden de sorumlu halde konumlanmamalı ve bu konu farklı bir "insan yönetimi" süreci ile aşılmalı görüşündeyim. Fikir beyan edenler aynı zamanda yazılım sürecinin de içinde yer alıyorlarsa iki sorun ortaya çıkacak demektir.
1- Yakın çalışma koşullarının doğru "insan yönetimi" ne imkan kılmaması
2- Fikir vericinin "google da şunu da gördüm, bu site de bunu da gördüm" lerinin yazılım ekibini "demoralize" ederek yazılım geliştirme sürecini olumsuz etkilemesi. Bu durumda fikir yazılım ekibine gitmeden önce mutlaka elekten geçirilmiş ve çok yönlü düşünülmüş olmalı sonucuna varıyorum.
- Sadık' un Sunumax'i ile yakından ilgilenen Eksenim' i tebrik etmek istiyorum. Zira bu yeni bir bakış açısı. Sohbetimiz sırasında bu uygulamanın Eksenim uyarlamasının beni de çok heyecanlandırdını söylemek istiyorum. Umarım yakın zamanda bu konuda somut adımlar görebiliriz.
Tüm bu konuştuklarımız dışında 4 kişilik sohbetimizin küçük ayrıntılarını minik başlıklarla eklemek istiyorum.
1- Hepimiz Özgür Alaz' ı çok seviyoruz
2- İçerik yöneticisi Nadin, çok sevimli ve çalışkan bir karakter
3- 29 Ağustos Devletşah' ın evlenme yıldönümü
4- Yakında Eksenim 2 yeni servis açacak
5- Bir ara "erkek adam gecelik giyer" diye bir not almışım
6- Erman, Fin hamamlarını Devletşah, Türk hamamlarını çok seviyor
7- Mynette 105 kişi çalışıyor.
Ev sahibi olarak benden tam not alan Eksenim ekibine çok teşekkür ediyorum.
© All Rights Reserved. MOTH Theme by : Hosting | Converted into Blogger Templates by Theme Craft